17 Şubat 2019 Pazar

Dünyanın Yeşillenmesi Güzelleşmesi

1.084 yorum:

  1. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    SÜBHANALLAH
    ELHAMDÜLİLLAH
    ALLAHUEKBER
    ALLAHÜMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
    ESTAĞFİRULLAH

    YanıtlaSil
  2. Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
    O benimdir, o benim milletimindir ancak!

    Çatma kurban olayım, çehreni ey nazlı hial;
    Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu ceal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra heal;
    Hakkıdır Hakk'a tapan, milletimin istikal.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    "Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Ruhumun senden iahi şudur ancak emeli:
    Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli!
    Bu ezanlar - ki sehadetleri dinin temeli -
    Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım;
    Her cerihamdan, Iahi, boşanır kanlı yaşım;
    Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım!
    O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım!

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hial!
    Olsun artık dökülen kanlarım hepsi heal.
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istikal.
    Türkçe Sözleri
    Fear not! For the red flag that proudly ripples in this glorious twilight, shall never fade,
    Before the last fiery hearth that is ablaze within my nation is extinguished.
    For That is the star of my nation, and it will forever shine;
    It is mine; and solely belongs to my valiant nation.

    Frown not, I beseech you, oh thou coy crescent,
    But smile upon my heroic race! Why the anger, why the rage? ¹
    Our blood which we shed for you will not be blessed otherwise;
    For freedom is the absolute right of my God-worshiping nation.

    I have been free since the beginning and forever will be so.
    What madman shall put me in chains! I defy the very idea!
    I’m like the roaring flood; powerful and independent,
    I’ll tear apart mountains, exceed the heavens and still gush out!

    The lands of the West may be armored with walls of steel,
    But I have borders guarded by the mighty chest of a believer.
    Recognize your innate strength, my friend! And think: how can this fiery faith ever be killed,
    By that battered, single-fanged monster you call “civilization”?

    My friend! Leave not my homeland to the hands of villainous men!
    Render your chest as armor and your body as trench! Stop this disgraceful rush!
    For soon shall come the joyous days of divine promise…
    Who knows? Perhaps tomorrow? Perhaps even sooner!

    View not the soil you tread on as mere earth, recognize it!
    And think about the shroudless thousands who lie so nobly beneath you.
    You’re the noble son of a martyr, take shame, hurt not your ancestor!
    Unhand not, even when you’re promised worlds, this paradise of a homeland.

    What man would not die for this heavenly piece of land?
    Martyrs would gush out were one to just squeeze the soil! Martyrs!
    May God take all my loved ones and possessions from me if He will,
    But may He not deprive me of my one true homeland for the world.

    Oh glorious God, the sole wish of my pain-stricken heart is that,
    No heathen’s hand should ever touch the bosom of my sacred Temples.
    These adhans, whose shahadahs are the foundations of my religion,
    And may their noble sound last loud and wide over my eternal homeland.

    YanıtlaSil

  3. For only then, shall my fatigued tombstone, if there is one, prostrate a thousand times in ecstasy,
    And tears of fiery blood shall flow out of my every wound,
    And my lifeless body shall gush out from the earth like an eternal spirit,
    Perhaps only then, shall I peacefully ascend and at long last reach the heavens.

    So flap and wave like the bright dawning sky, oh thou glorious crescent,
    So that our every last drop of blood may finally be worthy!
    Neither you nor my race shall ever be extinguished!
    For freedom is the absolute right of my ever-free flag;
    For freedom is the absolute right of my God-worshiping nation!

    YanıtlaSil

  4. Mehmet Akif Ersoy zor şartlarda ölüm kalım savaşı veren Büyük Türk Milletine cesaret,ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz. Türk milletinin bütün fertleri yok edilmedikçe bağımsızlığını kimse ortadan kaldıramaz.

    <2. Kıta>
    Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal!

    Şair ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır. Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah'a inandığı ve taptığı için özgürlük onun hakkıdır.

    YanıtlaSil

  5. <3. Kıta>
    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş Sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Şair 'ben' diyor.(Ancak kast ettiği mana aslında bizdir Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.

    <4. Kıta>
    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan Avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında Avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair bayıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak Avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken Mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.

    <5. Kıta>
    Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canını feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah'ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.

    YanıtlaSil

  6. <6. Kıta>
    Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Şair Türk ordusuna vatanın kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatanı dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanımız üzerindedir.

    <7. Kıta>
    Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

    Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.

    <8. Kıta>
    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Allah'a şair hitap ediyor. Mehmet Akif'in Allah'tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.

    YanıtlaSil

  7. <9. Kıta>
    O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşım,
    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şaad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.

    <10. Kıta>
    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!

    Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Artık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitlerimizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah'a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.

    YanıtlaSil
  8. Beş vakit namazi camide kilan bismillahirrahmanirrahim demis gibidir.
    Ümmetim yıldizlara gidesiye kadar kiyamet kopmayacaktır.
    Ramuz el Hadis

    YanıtlaSil
  9. Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    11 11 Allah, Hz. İbrahim (a.s.)'ı "Halil". Hz. Musa (a.s.)'ı "Neciy" ve Beni de "Habib" ittihaz etti. Sonra buyurdu ki: "İzzetim ve Celalim hakkı için Habibimi, Halilim ve Neciyyim üzerine tercih ederim." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    12 6 Ümmetim üzerine iki şeyden korkarım: Bolluk olan (ve rahat) yerlere göçüp, şevhetlerine tabi olurlar ve namazı ve Kur'an'la ilim ehliyle mücadele ederler. Hz. Ukbe (r.a.)
    17 4 Aziz ve Celil olan Allah'a kullarının en sevimli olanları: Etkiya ve Ahfiyalardır. Ki, onlar gözden gaib oldukları zaman (aranıp) bulunmazlar. Hazır olduklarında ise bilinmezler. İşte bunlar hidayet önderleri ve ilim kandilleridir. Hz. Muaz (r.a.)
    28 4 Allah bir kavme hayır murad ettiğinde, onların başına hilim sahiblerini geçirir, aralarında alimleri hüküm verir, serveti de en cömert olanlarına ihsan eder. Allah bir kavme de şer murad ederse, akılsızları onların başına amir olarak geçirir, aralarında cahiller hüküm verir ve serveti de en cimri olanlara verir. Hz. Mihran (r.a.)
    39 8 İlimden bir bab (bölüm) öğrendiğin zaman, o senin için kabul edilmiş bin rek'at nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Bunu insanlara öğrettiğin zaman ister amel edinsin, ister edilmesin; senin için gene kabul edilmiş bin rek'at nafile namaz kılmandan hayırlıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    41 8 Bir muallimin önünde veya ilim meclislerinde oturduğunuzda, onlara yaklaşın ve birbirinize yakın oturun. Cahiliye ehlinin yaptığı gibi dağınık oturmayın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    43 14 Alim ilmini bir cemaate tahsis edip diğerlerini mahrum ederse, o ilimden kendisi de, talebesi de, (o cemaat de) faydalanamaz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    54 1 İsrail oğullarında görülen şeyler sizin aranızda da zuhur ettiği zaman, şöyle ki; kötülük büyüklerinizde, mülke tasarruf küçüklerinizde, ilim de en rezillerinizde olduğu zaman. (Bu hadisi şerif Peygamberimiz (s.a.s.)'e şöyle sorulduğunda varid olmuştur: "Ya Resulallah biz marufla emri ve münkerden nehyi ne zaman terkediniz?" Diğer bir rivayette ise şöyle buyurulmuştur: "Hayırlarınız arasında medihçilir (iki yüzlülük) şerlileriniz arasında fuhuş, küçükleriniz arasında mülke tasarruf ve rezil kimseler arasında fıkıh meydan aldığında.) Hz. Enes (r.a.)
    54 8 Bid'atler yayıldığı ve bu ümmetin sonra gelenleri öncekilere lanet ettiği zaman, kendinde ilim olanlar onu yaysın. Zira böyle zamanda ilmini gizleyen kimse, Allah'ın Muhammed (s.a.s)'e indirdiğini gizleyen kimse gibidir. Hz. Muaz (r.a.)
    58 13 Kıyamet günü olduğunda Allah alimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: "Ben sizin kalblerinize hikmeti, size azab etmek kasdı ile, tevdi etmiş değilim. Haydi Cennete giriniz." Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    62 4 Bu ümmetin sonradan gelenleri, evvelkilere lanet ettiği zaman, kimde ilim varsa onu ızhar etsin. Muhakkak ki ilmi gizleyen kimse, Allah'ın Muhammed (s.a.s.)'e indirdiğini gizliyen gibidir. Hz. Câbir (r.a.)
    62 11 İnsan ölünce ameli kesilir. Ancak kendisine ait şu üç şey müstesna: Sadaka-i Cariye, kendisinden faydalanılan ilim, kendisine dua eden salih evlâd. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    64 2 Siz Cennet bahçelerine rastaladığınızda faydalanınız. Dediler ki: "Ya Resulallah Cennet bahçeleri nedir?"Buyurdu ki: "İlim meclisleri" dir.

    YanıtlaSil
  10. 14 Kıyamet gününde en çok hasret duyacak olanlar şu kimselerdir: "Dünyada ilim taleb etmeye fırsatı olduğu halde taleb etmeyen, bir de öğrettiği adamlar ilminden fayda gördüğü halde kendisi görmeyen." Hz. Enes (r.a.)
    73 8 İlmi ve ilimle beraber sekinet ve hilmi de taleb ediniz. Ve öğrettiğineze de mülâyim olun. Cebabiri ulemadan olursanız cehaletiniz ilminizi yener. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    75 9 Ya âlim, ya öğrenci ya dinleyici veyahutta ilim ehlini seven olunuz. Beşinci olmayın yoksa helak olursunuz. Hz. Ebû Bekre (r.a.)
    77 7 İbadetin efdali ilim taleb etmektir. (İlimden maksad evvelâ, "Falem ennehû Lâ ilâhe illallah"dır.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    77 10 Amelin efdali Allah'ı bilmektir. Amelin azı ilimle faideli olur. Çoğu cehaletle faide vermez. Hz. Müemmel (r.a.)
    79 5 Peygamberlik derecesine en yakın olan ehli Cihad ile ehli ilimdir. Zira cihad ehli ve ehli ilim Peygamberlerin getirdiği esas üzerine cihad eder ve insanlara yol gösterirler. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    84 11 Kendileriyle oturduğunuz ve ilim aldığınız kimselere bakınız. Zira ahir zamanda şeytanlar insan şeklinde temessül edecekler. Onların yanlış hadis uyduracakları endişesiyle memleketini, ismini, babasının ismini, aşiretini tahkik edin. Ayrıldığında onu kaybedersiniz. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    91 11 Allah (z.c.hz.) ilmi kullarından soyub almaz, ancak âlimleri alır. Bu şekilde âlimsiz kalanlar, cahil kimseleri önder edinirler, onlar da ilimsiz fetvalar verirler. Ve hem kendilerini, hem de başkalarını saptırırlar. Hz. Âişe (r.anha)
    92 5 Allah (z.c.hz.) sizin cisminize bakmadığı gibi, soyunuza, mal ve mülkünüze de bakmaz. Kim de ki salih kalb bulunur, ona muhabbet eder ve salih nazarla bakar. Siz Ademoğulları, hanginiz daha muttaki olursanız Bana daha sevgiliniz o olur. (Takva da ilim, irfan ve akla göre olur.) Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.)
    108 10 Melekler, ilme talib olanları kanatları altına alır. Ancak ilim talebinin Allah rızası için olması şartı ile. Hz. Saffan İbni Asal (r.a.)
    111 5 İbrahim (a.s.) lraklılar hakkında beddua etmek istedi. Allah buyurdu ki: "Yapma, Ben onlara ilim ve kalblerine merhamet verdim." Hz. Muaz (r.a.)
    113 1 Ümmetim üzerine en korktuğum kimseler, ilimleri dillerinde olan münafıklardır. (Dili âlim) Hz. Ömer (r.a.)
    113 7 (Dini hususlarda) riyanın en azı dahi şirktir. Ve en iyi kulluk, mütteki olmak ve ittikasında gizli olmaktır. Bu gizlilik, bir merhalede bulunmayınca aranmamak ve bulununca da nazarı dikkati çekmemektir. Bunlar hidayet rehberi ve ilim kandilidirler. Hz. İbni Ömer (r.a.)
    114 7 Kıyamet günü azâbı en şiddetli olan kimse, sahib olduğu ilimden kendisine, Allah'ın istifade nasip etmediği alimdir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    131 6 Söz içinde büyü, şiir içinde de hikmet ifade eden sözler vardır. Talebi ilim içinde de cehl ifade eden şeyler vardır. (Müneccimlik v.s öğrenmek gibi) Öyle sözler de vardır ki, dinlemeyi istemiyen kimseye söylenmiş olur. Hz. Ali (r.a.)

    YanıtlaSil
  11. Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki, fukahası çok, hutebası az, istiyeni az, vereni çok, işte böyle zamanda amel ilimden hayırlıdır. Size öyle bir zaman gelecektir ki, fukahası az, hatibleri çok, istiyeni çok, vereni az. O zamanda ise ilim amelden hayırlıdır. Hz. Abdullah İbni Said (r.a.)
    137 3 İlim çalışmakla, Hilmde gayretle olur. Hayır istiyene hayır verilir. Kim şerden uzak durursa o da korunur. (Demek ki, Allah önce irade, meram, azim verir, bundan sonra tevfik verir. ) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    141 9 Sizlerin üzerinizde bazı umera bulunur. Yaman söyler ve zulüm yaparlar. Kim ki, bunların yalanlarını tasdik eder ve zulümlerine yardım ederse ben onlardan değilim, onlar da Benden değildir ve havzıma da gelemezler. Kim de onların yalanlarını tasdik etmez ve zulümlerine yardımcı olmazsa o Bendendir, Ben de ondanım. Ve havzımda Benim yanıma gelir. Hz. Huzeyfe (r.a.)
    152 3 Ben Bana iman eden ve müslüman olan ve hicret eden bir kimseye, Cennet bahçelerinde, Cennetin ortasında (Firdevs'te) ve Cennetin alasında (Adn)de bir meskene sahib olmasına kefil olurum. Ben gene Bana iman eden, müslüman olan ve Allah yolunda cihad eden bir kimseye, Cennet bahçelerinde, Cenneti Firdevs'te ve Cenneti And'da bir köşk sahibi olmasına kefilim. Kim böyle yaparsa, Hayırdan taleb edeceği bir şey ve şerden de kaçacağı bir şey bırakmamış olur. Bu kimse nerede isterse orada olsun. Hz. Fudale İbni Abid (r.a.)
    152 6 Ben, Cennet bahçelerinde, Cennetin üstünde ve Cennetin alt tarafında birer köşke şu kimse için kefilim ki o: Haklı olduğu halde mücadeleyi terkeder, şaka için de olsa, yalanı söylemez ve insanlar için ahlakını güzelleştirir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    163 5 Size en cömerd olanı haber vereyim mi? En cömerd Allah'dır. En cömerd Allah'dır. Ben ise Adem oğlunun en cömerdiyim. Onların Benden sonra en sonra en cömerdi ise şu kimselerdik ki: İlim öğrendi ve ilmini yaydı. İşte bu kimse kıyamet gününde tek başına bir ümmet olarak baas olunur. Bir de şu kimsedir ki; Allah yolunda ölünceye kadar nefsini cömerdce harcadı. Hz. Enes (r.a.)
    167 3 Sana bazı kelimeler öğreteyim mi ki, bir kimseye Allah hayır murad ederse onları ona öğretir. Sonra da ebedi olarak unutturmaz. De ki. "Allahümme innî daîfun fe kavvi fî rıdâke da'fî ve huz ilelhayri binasiyetî vec'alil islâme münteha rıdaye. Allahümme innî daîfün fekavvinî ve innî zelîlün feizzenî ve innî fakîrün ferzuknî." (Allah'ım, hiç şüphe yok ki ben zaifim. Benim zafımı rızan hususunda güçlendir. Benim alnımdan tut, hayra ulaştır. İslamı hoşnutluğunun sonu kıl. Allah'ım, ben çok zaifim. Beni güçlendir. Ben zelilim, bana izzet ver. Şüphesiz ben fakirim. Bana rızık ihsan eyle.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    167 5 Allah'ın, sana menfaat vereceği bazı hasletleri öğreteyim mi? Sana ilmi tavsiye ederim. Zira ilim, mü'minin dostudur. Hilm ise veziridir. Akıl delilidir, amel onun kayyımıdır. Rıfk babasıdır, mülayimlik kardeşidir, sabır ise askerlerinin kumandanıdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    183 7 Ey insanlar! İlim ancak çalışmakla öğrenilir. Fıkıh da öyle, gayretle elde edilir. Kime ki Allah hayır murad ederse onu dininde "fakih" kılar. Kulları içinde, Allah'dan, ancak alimler haşyet duyarlar. Hz. Muviye (r.a.)
    186 6 Yarabbi Kureyş'e hidayet et. Zira onların alimi, arzı ilimle dolduracaktır. Yarabbi onlara (dünyevi) azabı tattırdığın gibi nimetini de tattır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    186 8 Yarabbi, ona (Hz. Muaviye r.a) ilim ihsan et. Ve onu hidayet rehberi ve Mehdi kıl. Ve onun sebebiyle de hidayet ver. Hz. Ömer (r.a.)

    YanıtlaSil
  12. Şu anda kıtal geldi. Ümmetimden Hak üzerine çarpışan ve kafirler üzerine galib gelen bir kavim hiç bir zaman eksik olmaz. Allah, onlar için diğer kavimlerin kalblerini kaydırır ve daraltır. Kafirlerle savaşırlar. Allah onları rızıklandırır. Allah'ın emri gelene (onların ömürleri son buluncaya) kadar bu böyle devam eder. O günde mü'minlerin evlerinin yeri Yam'dır. Hayr, kıyamete kadar, atların nasiyesine bağlıdır. Bana vahyolunduğuna göre, Ben (dünyada) çok kalıcı değilim. Yakında gidiciyim. Siz de Beni yaşlanarak takip edeceksiniz. Ve bazınız, bazınızın boynunu vuracaktır. Kıyametten önce iki büyük hadise vardır. Şiddetli Veba ve sonra da zelzeleli yıllar vardır. Hz. Seleme (r.a.)
    195 3 Bereket büyüklerinizdedir. Onlar da ehli ilimdir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    208 3 Dünya ve dünyadakiler mel'undur. Ancak Zikrullah ve ona müteallik olan şeyle alim yahut mütealim müstesna. (Bir şeyi Allah emretmiştir demek "Zikir" ve onu yapmaya geçmek "müteallik olan" demektir. İlim, İlm-i Hak, İlm-i dindir.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    221 11 Alim, ilim ve amelin yeri Cennettedir. Alim, ilmi ile amel etmezse, ilim ve amel Cennette, alim ise cehennemde olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    221 13 Alim iki türlüdür: Bir alim vardır ki ilmi ile Allah'ı kasdeder. Onu paraya değişmez. Tamaan almaz. Bir alim de vardır ki, ilmi ile dünyayı kasteder. Onu paraya değişir, Tamaan alır. İlmini Allah'ın kullarından esirger. Böylesine, Allah, kıyamet gününde ateşten gömlek giydirir. Ve meleklerden bir melek onun hakkında şöyle nida eder: "Haberiniz olsun. İşte şu filan oğlu filandır ki, Allah ona dünyada ilim verdi de, oda onu paraya karşılık sattı. Tamah etti." İnsanların hepsi oradan ayrılıncaya kadar bu nida devam eder gider. Sonra da Allah ona dilediğini yapar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    223 1 İlim, müminin kaybettiği bir şeydir. Nerede bulursa alır. Hz. Enes (r.a.)
    223 2 İlim ikidir: kalbde sabit olan ilmi ki nâfi olan da budur. Ilim dilde olursa, bu, kıyamette Allah'ın, kulu aleyhine bir hücceti olur. Hz. Enes (r.a.)
    223 3 İlim hazinedir, anahtarı da sualdir. İlmi sualle eşin ki, Allah size merhamet etsin. Böylece dört sınıf me'cur olur: Soran, öğreten, dinliyen ve bunlara karşı muhabbet taşıyan. Hz. Ali (r.a.)
    223 4 İlim üçtür. Bundan fazlası fazilettir: Ayeti muhkeme, Sünneti kâime, (amel edilen sünnet), ve farizatün âdile. (Bunlardan çıkarılan ahkam) Hz. İbni Amr (r.anhüma)
    223 5 İlim yapmak, amelden hayırlıdır. Dinin kıvamı da verağdadır. Alim, ilmi az da olsa, ilmi ile amel edendir. Hz Ubâde (r.a.)
    223 6 İlim, ibadetten efdaldir. Ve dinin kıvamını temin eden şey de verağdır. (Verağ, şüpheli şeylerden kaçmak) Hz. Abbas (r.a.)
    223 7 İlim amelden efdaldir. Amelin efdali de ortacasıdır. Allahu Tealanın dini "Kâsî" (ifrat) ile "ğâlî" (tefrit) arasındadır. (İkisi ortası sıratı müstakimdir. Onu bulmak Allahın tevfiki ile olur.) Hasene de iki seyyie arasıdır. (Amelde aşırı gitmek seyyiedir. Çok aşağıda kalmakta seyyiedir) O haseneye ancak Allah'ın tevfiki ile ulaşır. Adamın kendi kafasına göre gidişi ise şerli gidiş olur. Bazı ashabdan
    223 8 İlim dindir. Namaz da dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz? Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sual olunacaksınız. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    223 9 İlim, müminin dostudur. Akıl delili, amel kayyımı (bekçisi), hilm veziri, sabır ser'askeri, rıfk babası, yumuşaklık ta kardeşidir. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil
  13. İlim, islamın hayatı, imanın da direğidir. Bir kimse bir şey öğretse, sevabı kıyamete kadar büyür. Bir adam bir şey öğrenir de onunla amel ederse, bilmediklerini ona öğretmeyi Allah deruhte eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    223 11 İlim, Benim ve Benden evvelki Peygamberlerin mirasıdır. Kim ki Bana varis olursa, Cennette Benimle beraberdir. Hz. Ümmü Hani (r.a.)
    224 11 Akşam sabah ilim talimine gitmek Allah indinde, Allah yolunda cihaddan daha efdaldir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    246 9 Uyumakta iken Bana bir bardak süt verildi. O kadar içtim ki, tırnaklarımın ucuna kadar kandım. Fazlasını da Hz. Ömer (r.a)'a verdim. Dediler ki: "Ya Resulallah ne ile tabir ettin?" Buyurdu ki, ilimle. Hz. Hamza İbni Abdullah (r.a.)
    248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    253 6 İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Öğrendiğinizle amel edemezseniz, Allah, o ilimle sizi asla faydalandırmaz. Hz. Muaz (r.a.)
    253 7 Kur'an-ı öğrenin ve onu başkalarına da öğretin. Feraizi de öğrenin ve onu da insanlara öğretin. Muhakkak ki Ben, dünyadan gidiciyim. İlim de gidicidir. Ve öyle bir zaman gelecektir ki, iki vâris, aralarındaki davayı halledecek adam dahi bulamayacaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    253 8 İlim öğrenin. Onunla sekînet ve vakarı da öğrenin. İlim öğrendiğiniz zata karşı da saygılı olun. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    254 2 İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamakla ecir kazanamazsınız. Hz. Enes (r.a.)
    254 6 İlim kalkmadan önce ilmi öğrenin. Zira sizden hiç biriniz, yanındakine ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Size ilim öğrenmek gerekir. Ve yapmacıklardan, bid'at yapmaktan, bir şeyi fazla eşelemekten de sakının. Ve size eskiye, esas köklere bakmayı tavsiye ederim. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    254 7 İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.) Hz. Muaz (r.a.)
    258 2 Kıyametin önü sıra öyle günler olur ki, ilim kaldırılır. Cehil iner ve hercümerç ve ölüm çoğalır. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    258 8 İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    259 3 İlim öğrendiğinize karşı da, öğrettiğinize karşı da mütevazi olun. Ulemanın cebabirinden (zorlayıca) olmayın. Yoksa cehliniz ilminizi söndürür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    262 3 Şu üç şey bir adamda olursa, sevabı hak eder ve imanı tekmil eder: İnsanlarla iyi geçim temin eden güzel ahlak, Allah'ın haramlarından onu alıkoyan verağ, cahilin cehlini karşılayan hilim. Hz. Enes (r.a.)
    262 10 Üç şey vardır ki, insan, kıyamet gününe o vasıflarla gelmezse, ona bir şey (mükafat) yoktur: Kendisini Allah'ın haramından men edecek verağ, halk ile iyi geçinecek ahlak, sefihin cehaletini karşılayacak hilim. Hz. Büreyde (r.a.)
    262 11 Üç şey vardır ki, kimde üçü veya biri bulunmazsa, amelinden hiç bir şey ona fayda vermez: Kendisini, Allah'ın bildirdiği günahlardan alıkoyan takva, insanlarla iyi geçinmeyi sağlıyan güzel ahlak, sefihi karşılayan hilim. Hz. İbni Abbas

    YanıtlaSil
  14. Üç şey Allah'ın Celalini tazimden maduttur: İslamiyette kocayan ihtiyara ikram, Kur'an hamiline ikram, ilim sahibine ikram. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    264 6 Şu üç şey kul için, öldükten sonra da câri kalır: Sadaka-i cariye, faydalı ilim, kendisinden sonra Allah'ı zikreden nesil. Hz. Enes (r.a.)
    264 10 Üç şey vardır ki, bunu ancak Ehli Cennet yapar: ilim peşinde olmak, ölülere merhametli olmak, fukarayı sevmek. Hz. Enes (r.a.)
    276 10 İlim hamilleri, dünayada Peygamberlerin halifeleridir, ve ahirette de şehidlerdendir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    282 10 Süleyman (a.s.) mal, mülk ve ilim arasında muhayyer bırakıldı. O İlmi aldı. Ve ilmi seçtiğinden dolayı da mal, mülk kendisine tabi kılındı. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    291 4 Allah'ın Benim, ümmetim ve Ümmü Abdin oğlu (Abdullah İbni Mesud r.a) için hoş gördüğüne Ben de razıyım ve Allah'ın, Benim, ümmetim ve Ümmü Abidin oğlu için hoş görmediklerini Ben de kerih görürüm. (Razı değilim.) Hz. Ebud Derda (r.a.)
    294 6 Musa (a.s) altı şeyden sual eyledi: Zanneder ki o hasletler kendisi içindi. Yedinci bir suali ise, kendisini düşünerek sormamıştı. Dedi ki: "Ya Rabbi, Kullarının hangisi daha müttekidir?" Allah Buyurdu ki: "Allah'ı zikreden ve Onu unutmayan." Dedi ki: "Hangi kulun daha hidayettedir?" Buyurdu ki: "Hangi kulum Hudaya (inzal olunan vahye) tabi ise o." Dedi ki: "Hangi kulun daha (ahkem)dir?" Buyurdu ki: "İnsanlara hükmederken kendine hükmettiği gibi olan." Dedi ki: "Hangi kulun daha ilim sahibidir?" Buyurdu ki: "İlimden doymıyan ve nâsın ilmini de kendi ilmi üzerine toplıyan alimdir." Dedi ki: "Hangi kulun daha azizdir?" Buyurdu ki: "Kısmetine razı olan." Dedi ki: "Kularının hangisi en fakirdir?" Buyurdu ki: "Sahibi sefer olan." Resulallah buyurdu ki: "Zenginlik mal zenginliği değil, kalb zenginliğidir. Allah, bir kulu için hayır murad ettiğinde onun gönlünü zengin eder, ve kalbine kanaat verir. Allah, bir kul hakkında da şer murad ettiğinde onun ihtiyacını iki gözü arasına kor. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    295 5 Bir alimin, minderine oturarak, bir saat ilimle meşgul olması, bir abidin yetmiş sene ibadet etmesinden hayırlı olabilir. Hz. Câbir (r.a.)
    296 3 Yedi şey vardır ki, ecri, kul öldükten sonra da kabrinde olduğu halde, kendi hesabına yazılmakta devam eder: Bir ilim öğretmek, bir ark açmak, bir kuyu kazmak, hurma ağacı yetiştirmek, mescid yaptırmak, mushaf miras bırakmak, ölümünden sonra kendisine istiğfar edecek salih evlad bırakmak. Hz. Enes (r.a.)
    299 7 Yakında fitneler olur. Adam müslüman sabahlar, akşama kafir olur. Ancak, Allah'ın kendisini ilimiyle ihya ettikleri müstesna. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    300 4 Allah'dan ilm-i nâfi isteyin ve faide vermeyen ilimden Allah'a sığının. Hz. Câbir (r.a.)

    YanıtlaSil
  15. Yakında ilim taleb eden kimseler gelecek. Onları gördüğünüzde: "Allah'ın rasulunün tavsiyesi ile merhaba" deyin ve onlara istedikleri fetvayı(bilgiyi) verin. Hz. Ebû Said (r.a.)
    301 1 Ümmetime yakında bir zaman gelir ki, Kuran okuyacak çok, fakihler az olur. İlim kabz olunur. Kargaşalık çoğalır. Ondan sonra bir zaman gelir ki, ümmetimden bir takım adamlar Kur'an okurlar ama bu, gırtlaklarını geçmez. Bundan sonra yine öyle bir zaman gelir ki, müşrik müminle aynı mevzuda söylediğinin mislinde mücadele eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    303 3 Benden sonra ümmetimden bir kavim gelir. Kur'an'ı okur, dini ilimlerden de malumatları olur. Şeytan onlara gelir: "Dünyalığınızı düzeltmek için hükümete sokulsanızya. Siz yine dininizde onlara uymazsınız." der. Nasıl çalıdan dikenden başka bir şey alınmazsa, onlara sokulmaktan günahtan başka birşey elde edilmez. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    312 3 Cahiller arasındaki ilim talibi, ölüler arasındaki diri gibidir. Hz. Hasan (r.a.)
    312 4 İlme talib olan Rahman'a talib olan gibidir. İlim talebi İslamın rüknüdür. Ona talib olan Peygamberler gibi mükafat görür. Hz. Enes (r.a.)
    312 5 Allah için ilim taleb eden kimse gazi, Allah Azze ve Celle yolunda harbe giden kimse gibidir. Hz. Enes (r.a.)
    312 6 Ümmetimin tabakaları beş dönemden geçer. Onlardan her bir tabaka kırk senedir. Benim ve ashabımın dönemi, ilim ve iman ehli dönemidir. Onları takiben seksene kadar gelenler, iyilik ve takva ehlidir. Onları takiben yüz yirmiye kadar gelenler, merhamet ve sıla ehlidir. Onları takiben yüzaltmışa kadar gelenler, sıla-ı rahimden kesilme ve birbirlerine yüz çevirme ehlidir. Onları takiben ikiyüze kadar gelenler ise, harpler ve karışıklıklar ehlidir. Hz. Enes (r.a.)
    312 10 İlim taleb etmek her müslümana farzdır. Hz. Enes (r.a.)
    312 11 İlim talebi her müslümana farzdır. İlmi, ehlinin gayrisine veren, cevheri, inciyi ve altını hırsızlara takan kimse gibidir. Hz. Enes (r.a.)
    312 12 İlim talebi, Allah katında namaz, oruç, hac ve Aziz ve Celil olan Allah yolundaki cihaddan daha efdaldir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    312 13 Bir saatlik ilim talebi, bir gece sabaha kadar ibadet etmekten hayırlıdır. Bir günlük ilim talebi ise üç ay oruç tutmaktan hayırlıdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    319 6 İlme sahip ol. Muhakkak ki ilim, mü'minin dostu, hilim veziri, akıl rehberi, amel muhafızı, rıfk babası, mülayemet kardeşi, sabır da askerinin kumandanıdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    335 10 De ki: "Ya Rabbi, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve nefsi arzularımın şerrinden Sana sığınırım." Hz. Şuteyr (r.a.)

    YanıtlaSil
  16. İnsana ilim cihetinden Allah korkusu yeter. Kişiye cahillik bakımından da kendini beğenmesi yeter. Hz. Mesruk (r.a.)
    342 3 Her bina sahibine vebaldir, ancak şu kadarı müstesna. -Eliyle yedi arşın kadar bir yeri gösterir- Her ilim de kıyamet günü sahibine vebaldir, amel edilen müstesna. Hz. Vasile (r.a.)
    343 5 Adamın işiteceği bir hikmetli söz bir sene ibadetten, ve bir saat ilim meclisinde oturması, bir köle azad etmesinden hayırlıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    353 6 Göğe çıkarıldığım gece Mele-i Alaya uğradım. Cebrail (a.s.) haşyetullahdan eski kilim gibi titriyordu. Hz. Câbir (r.a.)
    361 10 İman temenni ile değil, tahalli (kılık-kıyafetle) de değildir. İman kalbte takdis edilen bir sırdır ki, onu ef'al ve hareket tasdik eder. İlim de iki türlüdür. Lisan ilmi, kalb ilmi. Faydalı olan kalb ilmidir. Lisan ilmi ise Allah (z.c.hz)'nin insan aleyhindeki hüccetidir. (ikincisi ise amelidir.) Hz. Enes (r.a.)
    362 9 Kur'an okumakla Kur'an olmaz. Nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an hidayetle, ilim de anlayışla olur. Hz. Enes (r.a.)
    368 11 Allah (z.c.hz.) bir alime ilim verdi ise, ondan ilmini saklamamak için de ahid aldı. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    370 6 Allah (z.c.hz.) bir kulu rezil etmek isterse onu ilimden mahrum eder. Hz. Beşir İbni Nihas (r.a.)
    370 7 Allah (z.c.hz.) bir kulu rezil etmek isterse onu ilim ve edebden mahrum eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    370 9 Allah (z.c.hz.) bir kula ilim veya akıl verdi ise, o sebeble kendisini bir gün kurtaracaktır. Hz. Enes (r.a.)
    371 6 Allah (z.c.hz.) bir kimseyi cehaletle asla aziz etmez ve ilimle de asla hor etmez. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    372 1 Hiç bir kimse yoktur ki, ilim öğrenmeye gitmek niyetiyle, ayakkkabısını, mestini, elbisesini giymiş olsun da, Allah onun günahlarını evinin kapısının eşiğini aşarken mağfiret etmiş olmasın. Hz. Ali (r.a.)
    374 4 İlim ile hilmin birleşmesinden daha efdal iki şey bir araya gelmemiştir. Hz. Ali (r.a.)
    374 9 İlim talebi maksadı ile evinden çıkan adama, muhakkak ki Allah Cennete giden yolu kolaylaştırır. Hz. Âişe (r.anha)
    381 2 Evinden ilim talebi için çıkan kimseye melekler, hoşnudlukları sebebiyle, kanadlarını gererler. Hz. Safvan İbni Assal (r.a.)
    383 14 Bir kimsenin din kardeşine, kendisine öğreteceği ilimden daha efdal sadakası olamaz. Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)

    YanıtlaSil
  17. Bu ümmetin misali şu dört kimsenin misaline benzer: Allah'ın kendisine mal ve ilim verdiği adam gibi ki, ilmi ile amel eder, malının hakkını öder. Allah'ın kendisine ilim verip mal vermediği adam gibi ki o şöyle der: "Şunun malının benzeri benim olsaydı onunla amel ederdim." Bu adamın durumu amel edenin misalidir ki, her ikiside ecirde müsavidir. Allah'ın kendisine mal verip ilmi vermediği adam ki, o malını berbat eder ve hakkını gayriye harcar. Bir adam da vardır ki, Allah ona ilim de mal da vermemiştir. O şöyle söyler: "Benim de olsaydı bende şöyle harcandım" Bunun durumuda malını berbat eden kimseye benzer ki, bunlarda günahta müsavidir. Hz. Ebû Kebşe (r.a.)
    393 7 Mü'minin öğrendiği bir mesele bir sene ibadetten ve İsmail (a.s.) evladından bir köle azat etmekten evladır. Zira talibi ilim, kocasına itaat eden kadın, anasına babasına iyilik eden evlat, Peygamberlerle beraber hesabsız olarak Cennete girerler. Hz. Ebû Eyyub (r.a.)
    407 9 Kime ki ilimsiz bir fetva verilirse, onun günahı ona fetva verenedir. Kim bir kardeşine bilerek yanlış akıl vermişse ona hıyanet etmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    411 5 Bir kimsenin eli ihsanlı, dili dürüst, kalbi temiz olur ve boğazına ve fercine de sahip olursa o kimse "ilimde râsih" olanlardandır. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    413 6 Kim, Allah'tan başkası için, Allah'tan başkasını kast ederek bir ilim öğrenirse Cehennemdeki yerine hazırlansın. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    413 7 Kim, alimlere karşı övünmek yahud sefihlerle mücadele etmek veya insanların teveccühünü üzerine çekmek için ilim öğrenirse, Allah onu Cehenneme dahil eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    413 8 Kim amel etsin veya etmesin bir ilim nev'i öğrenirse, bu bin rek'at namazdan efdal olur. Eğer bununla amel eder veya başkasına öğretirse hem bunun sevabını alır, hem de kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin sevabını alır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    413 12 Kim ilimden bir harf öğrenirse Allah onu elbette affeder. Kim Allah yolunda bir dost edinirse, Allah onu affeder. Kim abdestli uyursa Allah onu affeder. Kim kardeşinin yüzüne şefkatle bakarsa, Allah onu affeder. Kim "Bismillah" diyerek bir işe başlarsa, Allah onu da affeder. Hz. Ali (r.a.)
    414 1 Kim Allah'ın dininde ilim sahibi olursa, Allah onun "hem" minin define ve ummadığı yerden rızıklanmasına kafi gelir. Hz. Enes (r.a.)
    415 9 İslamı ihya edecek bir ilim taleb ederken kendisine ölüm gelen kimse ile Peygamberler arasında Cennette tek bir derece farkı vardır. Hz. Hasan (r.a.)

    YanıtlaSil
  18. İslamı ihya edecek bir ilim taleb ederken kendisine ecel gelen kimseye, Peygamberler ancak bir derece üstün olurlar. Hz. Said (r.a.)
    418 5 Kim, Haktan batılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir bab talebi ile çıkarsa, bir abidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    419 8 Bir kimse ilim talebi ile çıkarsa, dönünceye kadar Allah yolundadır. Hz. Enes (r.a.)
    419 10 Bir kimse öğrenmek istediği ilmi kast ederek çıkarsa, onun için Cennete bir kapı açılır. Melaike kanadlarını döşerler. Göklerin melekleri ve denizlerin balıkları onun için istiğfar ederler. Alimin abide fazileti, bedir gecesindeki ayın semadaki küçük bir yıldıza üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki alimler Peygamberlerin varisleridir. Muhakkak ki Peygamberler altın ve gümüş miras bırakmazlar ve lakin onlar ilim miras bırakırlar. Kim ilmi alırsa nasibini almış olur. Alimin ölümü öyle bir musibettir ki, başka şeyle telafi olmaz. O, yeri kapanmıyan bir gediktir ve sönmüş bir yıldız gibidir. Bir kabilenin ölümü bir alimin ölümünden daha hafiftir. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    421 11 Bir kimse dünyaya rağbet eder ve bunu uzatırsa Allah (z.c.hz.) de kalbini dünyaya rağbeti mikdarınca köreltir. Kim de zühd sahibi olur da dünyaya olan emelini azaltırsa, Allah ona öğrenmeksizin ilim ve kılavuzsuz hidayet verir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    423 1 Bir kimseye ilimden sual edilse de, o da onu gizlese, Allah onu kıyamet gününde ateşten bir gemle gemler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    429 2 Bir kimse sefihlerle mücadele için veya ulemaya bilgili görünmek için veyahud da halkın teveccühü için ilim taleb ederse, Cehennemde yerini hazırlasın. Hz. Enes (r.a.)
    429 3 Bir kimse ilim taleb ederse, bu geçmişine kefaret olur. Hz. Abdullah İbni Sahîra (r.a.)
    429 4 Bir kimse Allah'dan başkası için ilim taleb ederse, ve ilimle Allah'dan başkasını murad ederse, Cehennemde yerini hazırlasın. (Din ilmi.) Hz. Halid İbni Tudrîk (r.a.)
    429 5 Bir kimse ilim talebinde bulunursa, Allah onun rızkını tefekkül eder. Hz. Ziyad İbni el Hars (r.a.)
    429 6 Bir kimse ya nefsini ıslah veya kendisinden sonrakilere faydası olsun için ilim taleb ederse, kendisine yabanın (çölün) kumları kadar sevab yazılır. Hz. Eban (r.a.)
    429 8 Bir kimse islamı ihya için ilimden bir bab taleb ederse, Cennette Peygamberlerle arasında bir fark kalır. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    429 9 Bir kimse amel yapmadan (niyeti olmadan) ilim taleb ediyorsa, Allah (z.c.hz.) ile istihza ediyor demektir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    431 7 Bir kimse ilim talebi için bir yere giderse, dönünceye kadar Allah yolunda bulunmuş olur ve melaike de ilim talibine kanatlarını döşer. Hz. Safvan (r.a.)
    431 8 Bir kimse ilim talebi için giderse, melaike ona dua eder, maişeti mübarek kılınır, maişetinden sıkıntı görmez ve kendi de mübarek olur. Hz. Ebû Said (r.a.)
    440 2 Bir kimse ilim talebinde bulunursa Cennette onun talebinde bulunur. Masiyet talebinde bulunursa Cehennem de onun talebinde bulunur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    440 13 Bir kimse Benden ilim veya hadis yazsa, bu ilim veya hadis devam ettikçe, ona da ecir yazılmaya devam edilir. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    455 1 Ümmetimin helakı üç şeydedir: Asabiyyet (Akrabalık gayreti gütmek veya herhangi bir davayı gözü kapalı müdafaa) Kaderiye (Kader dilimin ucundadır demek) Senetsiz rivayet (Aslını esasını öğrenmeden rivayet etmek) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    460 4 Kendisinden ilim öğrendiklerinize hürmet edin ve ilim öğrettiklerinizede ikram edin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)

    YanıtlaSil
  19. Ümmetimden şu üç hasletten fazlasından korkmam:Malları çoğalır, birbirlerini çekemezler vuruşurlar. Kitab ilmini öğrenirler te'vile kalkarlar. Halbuki te'vilini Allah'dan başkası bilmez. (Aldıkları gibi amel etmeleri lazım) İlim sahiplerini görürler de, onlardan istifade etmezler ve onlara ehemmiyet vermezler. Hz. Ebû Malik el Eş'ari (r.a.)
    472 7 Ümmet şeriatı hasene üzerine devam eder, aralarında şu üç hal zahir olmadıkça; İlim kendilerniden alınmadıkça, aralarında habis veled çoğalmadıkça, "Sakkarun" aralarında zahir olmadıkça, Dediler ki: "Sakkarun nedir?" Buyurdu ki, bunlar içmeden sarhoş olanlardır. Ahir zamanda gelirler, birbirlerile karşılaştıklarında aralarındaki selamları lanetleşmektir. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
    476 11 Kıyamet kopmaz, ilim kabzolunmadıkça, zelzeleler çoğalmadıkça, zamanda yakınlık olmadıkça, fitneler zahir olmadıkça, herç çoğalmadıkça ki, o öldürmedir ve aranızda mal çoğalır ve taşar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    480 7 Meclislerde yalnız üç kişiye yer açılır: "Yaşlıya, yaşından dolayı, İlim sahibine, ilminden dolayı. Adil sultana, sultanlığından dolayı. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    480 9 İki şeyden başkasına imrenilmez: Allah kendisine mal vermiş. Onu Hak yolunda harcıyor. İlim vermiş. Hem onunla amel ediyor, hem de öğretiyor. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    495 5 Ey insanlar, ilim kabz olunmadan ve kaldırılmadan ilime sahip olun. Öğrenenle öğreten sevapta ortaktır. Böyle olmayan insanlarda hayır yoktur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    504 3 İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kur'an okur, ibadete çalışırlar ve ehli bid'atle de meşgul olurlar. Lakin bilmedikleri cihetten müşrik olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar ve dünyayı din karşılığında yerler. İşte bunlar, kör deccalin avanesi olacaklardır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    507 1 Zaman yakınlaşır ve ilim kalkar, hasislik ortaya bırakılır, fitneler zahir olur ve herc çoğalır. Denildi ki: "Herc nedir Ya Resulallah?" Buyurdu ki, katildir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    507 7 Bu ilim, aşırı giden bid'atçların tahrifi, ihdas edicilerin isnadları ve cahillerin tevilleri ondan uzaklaştırıldığı halde, her doğruluktan sapandan korunur. Hz. İbrahim İbni Abdurrahman (r.a.)
    509 9 Allah (z.c.hz.) bu ilimle bir takım cemaati yükseltir ve onlara kılavuz ve rehber eder ve onlara hayırda uyulur. Onların asarı söylenir, ömürleri uzun olur, melaike dostluklarına heves eder ve kanatları ile onları siyanet ederler. Hz. Enes (r.a.)
    543 16 Döşekleri kıl kilim (palası) idi. (Bunu da kullanmadıkları vaki idi) Hz. Hafsa (r.anha)

    YanıtlaSil
  20. Ravi
    7 5 Müjdeleniniz ve sizden sonrakilere de müjdeleyiniz ki, her kim sıdk ile Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederse Cennete girer. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
    27 1 Allah bir kula hayır murad ettiğinde, onun kalbinin kilidini açar. Ve onun kalbinde yakın ve sıdk hasıl eder. Onun kalbini, içine girenleri koruyan, bir mahfaza kılar ve o kimsenin kalbini selim, lisanını sadık, ahlakını müstakim, kulağını işitici ve gözünü de görücü kılar. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    46 11 Kardeşinde haya, emanet ve sıdk gibi üç hasleti gördüğünde ondan (dilediğin bir şeyi) ricada bulun. Onları göremediğinde ricada bulunma. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    168 8 Haberiniz olsun ki, Ben, sizin için hayatım müddetince, sıdk makamındayım. Ben vefat ettikten sonra kabrimde, Surda birinci üfürmeye kadar "Ya Rabbi ümmetim ümmetim" diye nida eder dururum. Sonra benim kabul edilmiş olan duam, sura ikinci defa üfürülünceye kadar devam eder durur. Hz. Enes (r.a.)
    199 16 Güzellik, hakkıyla doğru sözlülük, kemal ise, sıdk ile doğru amel etmektir. Hz. Câbir (r.a.)
    319 12 Cennet ameli "sıdk"tır. Kul doğruluk yaptığında, ihsan sahibi olur. İhsan sahibi olunca da imanı kemale erer. İmanı kemale erince de Cennete girer. "Yalan" ise Cehennem amelidir. Kul yalan söylediğinde facir olur. Facir olduğunda da kafirlerin işini yapmış olur. Kafir işi yapınca da Cehenneme girer. Hz. İbni Amr (r.a.)
    332 4 İblis Rabbına dedi ki: "Ya Rabbi, Adem (a.s.) Cennetten indirildi. Muhakkak ben biliyorum, kitap ve Peygamber olacak. Onların kitap ve Peygamberleri nedir?" Buyurdu ki: "Rusulleri melaike ve kendilerinden olan Nebilerdir. Kitapları Tevrad, İncil, Zebur ve Furkandır." Dedi ki: "Öyleyse benim kitabım nedir?" "Senin kitabın resim (dövme) dir, kıraatın şiir, elçilerin kahinler, yemeğin, üzerine besmele çekilmeyen şeyler, içeceğin sarhoşluk veren her içki, sıdkın yalan, evin hamam, tuzakların kadınlar, müezzinin çalgılar, mescidlerin de çarşılardır." Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    361 2 Kıyamet gününde, Allah Hacer-i Esvedi, bakar iki gözü ve konuşan dili olduğu halde baas edecek ve o kendisine sıdk ile selam vermiş (el sürmüş) olana şehadet edecektir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    394 7 Mekke-i Mükerreme şeref alametidir. Medine dinin direğidir. Kufe islamın merkezi. Basra abidlerin şehri, Şam iyilerin madeni, Mısır ise iblisin maişet merkezi, onun mağarası ve makamıdır. Sind onun uğursuzluk yeridir. Zina zencilerdedir. Sıdk Nöbededir (Bilali Habeşi'nin memleketi). Bahreyn mübaret yerdir. El-Cezîre kıtal merkezidir. Ehli Yemenin gönülleri yufkadır ve rızıkları eksik olmaz. Emirler Kureyş'tendir. İnsanların efendisi Seyyidler ve Beni Haşim'dir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    422 12 Bir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse. Hz. Sehl (r.a.)

    YanıtlaSil
  21. Hadis-i Şerif Ravi
    11 8 Ey Cübeyr! Bir sefere çıktığında, arkadaşlarının hal itibariyle en iyisi ve azık itibariyle de en çoğa sahip olanı olmaktan hoşlanır mısın? Şu beş sureyi oku: Kul Ya eyyühel kafirun, İzâcâe nasrullahü vel fethu, Kulhuvallahü ehad, Kul euzubirabbil Felak ve Kul euzubirabbinnas. Her sureye Bismillahirrahmanirrahim ile başla ve Bismillahirahmanirrahim ile bitir. Hz. Cubeyr İbni Mut'im (r.a.)
    57 16 Siz Elhamı okuduğunuzda, "Bismillahirrahmanirrahim" i de okuyunuz. Zira bu sure "Ümmül Kur'an, ümmül kitab ve es seb'ul mesani" dir. Ve "Bismillahirrahmanirrahim" de onun ayetlerinden biridir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    61 13 Siz bir yazı yazdığınızda "Bismillâhirrahmanirrahim"i belirtmeyi güzelce yapın. Bu takdirde hacetleriniz kolay yerine gelir. Ve onda Aziz ve Celil olan Rahman'ın rızası olur. Hz. Enes (r.a.)
    66 5 Bir vartaya düştüğünde: "Bismillâhirrahmanirrahim velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil Azim." de. Zira Allah Tealâ onun sebebiyle belâ nevilerinden dilediğini senden kaldırır. Hz. Ali (r.a.)
    160 3 Allah teala'nın Levhi Mahfuzda yazdığı ilk şey şudur: "Bismillahirrahmanirrahim, Kazama teslim olan ve hükmüme razı olan ve belama da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla beraber baas ederim." Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    241 17 Bismillahirrahmanirrahim her kitabın anahtarıdır. Hz. Ebû Cafer (r.a.)
    242 1 Bismillahirrahmanirrahim. Bu mektub, "Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v) den Zuheyr ibni Ukeys oğullarınadır.) Selam, hidayete ittiba edenler üzerine olsun. Ben, kendisinden başka ilah olmıyan Allah'a hamd ettiğimi size ulaştırırım. Bundan sonra, muhakkak siz, Allah'dan başka ilah olmadığına şehadet ederseniz, namazı kılar, zekatı verir, müşrikleri terkederseniz ve ganimetlerden beşte bir olarak Peygamberin hissesini ve malın da iyisini verirseniz, o zaman siz Allah'ın ve Resulunun emanı ile emniyette olursunuz. Hz. Nemir İbni Tevleb (r.a.)
    439 2 Bir kimse bir gecede bin ayet okursa Allah'a, kendinin yüzüne güler bulduğu halde mülaki olur. "Ya Resulallah bin ayet okumaya kimin gücü yeter?" diye sorulunca, Resulallah: "Bismillahirrahmanirrahim Elhâkümüttekâsür"ü sonuna kadar okudu da şöyle buyurdu: Nefsim yed-i kudretinde olana yemin ederim ki, bu sure bin ayete bedeldir. Hz. Ömer (r.a.)
    470 4 Mescidden çıkma. Ta ki sana Benden önce Davud oğlu Süleyman (a.s)den başka hiç birisine nazil olmayan bir sureden bir ayet öğreteyim. Namazına ve okumana ne ile başlarsın? De ki: "Bismillahirrahmanirrahim". Buyurdu ki, bak işte bu odur. Hz. Büreyde (r.a.)
    529 9 Cebrail (a.s) kendine gelip "Bismillahirrahmanirrahim" diye okuduğunda bir surenin nazil olacağını bilirlerdi. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    547 5 Kendisine "Bismillahirrahmanirrahim" nazil olduktan sonra sure başını ondan anlarlardı. Hz. İbni Abbas ra

    YanıtlaSil
  22. a Hadis-i Şerif Ravi
    33 10 Sizden birisi eşine yaklaştığında inzal vaki olmaz ise veya acizlik durumu olursa, sadece abdest alması yeterlidir. (Sonradan bu hadisi şerifin hükmü başka bir hadisi şerifle nesh edilmiştir) Sahabeden bir zattan
    111 9 Benim hadislerim birbirini nesh eder. Kur'an-ı Kerim ayetlerinin birbirini nesh etmesi gibi. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    340 11 Benim sözüm Allah'ın kelamını nesh etmez. Allah'ın kelamı Benim sözümü nesh edebilir. Allah'ın kelamının bir kısmı diğerini nesh edebilir. (Nesh= Hükmünü gidermek) Hz. Câbir (r.a.)
    424 13 Kim içki içerse önce celde (seksen sopa) vurun. Eğer ikinci defa içkiye dönerse yine vurun. Üçüncü defa dönerse yine vurun. Dördüncü defa dönerse onu öldürün. (Nesh olunmuş.) Hz. Şurahbil (r.a.)
    452 1 Zekat Kur'an'daki her sadakayı nesh etmiştir. Cünüblükten gusülde her türlü abdesti nesh etmiştir. Ramazan orucu da diğer oruçları nesh etmiştir. Kurban da diğer her türlü kurbanı nesh etmiştir. Hz. Ali (r.a.)
    495 3 Ey insanlar, her aileye her sene bir kurban bayramı bir de Receb ayı kurbanı vardır. (Sonradan nesh olunmuş) Hz. Miknet İbni Süleym (r.a.)

    YanıtlaSil
  23. Arabın hepsi İbrahim oğlu İsmail (a.s) evladıdır. Ancak şu dört kabile hariç; Selef, Evza, Hadramut ve Sakif.

    ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    40 14 Sizden birisi geceleyin helaline yakın olma durumunda inzal vaki olmazsa, namaz için aldığı abdest gibi abdest alsın. ( mensuh) Hz. Ebû Eyyüb (r.a.)
    84 2 Kur'an on vecih (kesim) üzerine indirildi. Bunlar: Korkutucu, Müjdeleyici, Nâsih, Mensuh, Nasihat, Temsil, Muhkem, Müteşabih, Helâli bildiren ve Haramı bildiren ayetlerdir. Hz. Ali (r.a.)
    117 3 İsrail oğullarından bir cemaat hayvan suretine değiştirildi. Bilemem hangileridir. (Mensuh) Hz. Asım (r.a.)

    YanıtlaSil
  24. İmam Şâfiî’nin İlim Öğrenme ile İlgili NASİHATLERİ
    9 Ekim 2011
    Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ ogmusharun@yahoo.com



    İlgi, bilgi, azim ve çalışma; -ne olursa olsun- bir işte başarılı olabilmenin olmazsa olmaz şartlarını oluşturur. Ancak biz bu yazıda, eğitimin içinde bulunmamız ve okullarımızın da açıldığı günleri idrâk etmemiz sebebiyle İmam Şâfiî’nin iki beytinde formüle ettiği ilimde başarıyı yakalamanın sırları üzerinde duracağız. Tarih boyunca müslümanların ilim ve düşüncesine yön veren, İslâm kültür ve medeniyetinin en parlak şahsiyetlerinden biri olan, aynı zamanda çok kudretli bir şair olan İmam Şâfiî; ilimde başarılı olmanın şartlarını aşağıdaki iki beytinde şöyle sıralamaktadır:

    أَخِي! لَنْ تَنَالَ الْعِلْمَ إِلَّا بِسِتَّةٍ
    سَأُنْبِيكَ عَنْ تَفْصِيلِهَا بِبَيَانِ
    ذَكَاءٌ وَحِرْصٌ وَاجْتِهَادٌ وَبُلْغَةٌ
    وَصُحْبَةُ أُسْتَاذٍ وَطُولُ زَمَانِ
    Kardeşim! İlme şu yollarla varırsın ancak:
    Evvelâ sende zekâvet ve dahî hırs olacak,
    Sonra çok gayret olup olmayacak başka keder,
    Bir de üstat gerek… Ammâ yine yıllar ister!

    Bu şartları bir de zamanımızın anlayışına uygun şekilde maddeleştirerek zikredelim:

    1. Zekâ, 2. Hırs, 3. Çalışma, 4. Gelir, 5. Hocayla ilmî müzâkerede bulunmak, 6. Yukarıdaki şartlara riâyeti uzun müddet sürdürmek. Şimdi bunlar üzerinde kısa kısa duralım:

    1. Zekâ: İlim elde etmek için öncelikle belli seviyede zekâ ve kapasite gerekmektedir. Yeterli zekâ ve kapasite yoksa diğerlerinin olması bir anlam ifade etmez. Çünkü kayaya bol yağmur yağması bitkinin çıkmasını sağlamayacağı gibi kapasite yokken diğer şartların mevcudiyeti de ilmi ortaya çıkaramaz.

    2. Hırs: İlim elde etmek için güçlü bir arzu ve istek olmalıdır. İnsan zekî olabilir ve diğer şartları da sağlayabilir, ancak ilme yönelik arzu ve istekten mahrum olursa başarılı olamaz. İlimde başarıyı elde etmek için kişinin ilgi duyduğu bir alanda çalışma yapması gerekir.

    3. Çalışma: İlim elde edecek insanın öncelikle azim ve kararlılık sahibi olması, sonra da azim ve kararlılığını hiç kaybetmeden sürekli çalışması gerekir. Azim ve kararlılığın temelinde başarıya kilitlenmiş bir inanç vardır. Bilinmelidir ki inancını yitiren kişinin çalışma şevk ve iştiyakı son bulur, dolayısıyla başarı da hayal olur.

    YanıtlaSil
  25. Köpek balıkları üzerinde yapılan bir deney, başarılı olmakta inancın ne kadar büyük yer tuttuğunu çok güzel anlatmaktadır. Almanya’da yapılan söz konusu deneyin birinci safhasında kalın bir camla ayrılmış bir havuzun bir tarafına köpek balıkları, diğer tarafına da onların yiyebileceği küçük balıklar konulmuş. Hâliyle köpek balıkları yem olarak gördükleri küçük balıkları yakalamak için saldırmışlar. Ne var ki yaptıkları her hamle, geçemeyecekleri kalınlıktaki cam sebebiyle akîm kalmış.

    Deneyin ikinci safhasında cam bölme kaldırılmış. Ancak bu defa köpek balıkları kolaylıkla avlayabilecek imkâna sahip olmalarına rağmen diğer balıkları yakalamak için hiçbir teşebbüste bulunmamışlar. Çünkü onları yakalamak hususundaki bütün inanç ve azimlerini kaybetmişler. Demek ki bir işte başarılı olabilmenin ön şartı kişinin onu yapabileceğine inanmasıdır. Bir işi yapabileceğine inanmayan kişi, ne başkalarına güven verebilir, ne de o işte başarılı olabilir.

    4. Yeterli gelir: Orijinal metinde bu kelimenin mukabili olarak «bülga» geçmektedir. Bülga ise, el-Mu‘cemü’l-vasît’te «ihtiyacı karşılamaya yeten ve ihtiyaçtan fazla olmayan mal ve gelir» olarak açıklanmaktadır.

    Günümüz eğitim sistemine uyarlarsak İmam Şâfiî’nin «bülga» ile kastettiği burstur. Ancak üstâdın, yukarıda karşılığını verdiğimiz «bülga» kelimesini tercih etmesi son derece dikkat çekicidir. Çünkü talebenin bursu yeterli değilse onu yeterli hâle getirmek için ilim dışında başka işlerle uğraşmak ıztırârında kalacak, bu da onun ilim öğrenmesine mânî olacaktır. Hâlbuki talebe, kendini tamamıyla ilme vermeli, bütün gücünü ona hasretmeli, zihninde başka bir düşünceye yer vermemelidir. Talebenin bursu ihtiyaçtan fazla olursa, o zaman da yanlış yerlere harcama temâyülü gösterebilir.

    5. Hocadan feyz almak: İnsan yalnız kitaplardan okuyarak ilim öğrenemez. İlim öğrenirken onun mutlaka bir rehberi olmalıdır. Aksi hâlde okuduğunu yanlış anlayabilir. İslâm âlimleri, özellikle de hicrî I-IV. asırlarda kitaplardan okuyarak öğrenen kişilerin ilmine hiç güvenmezler ve onlara «suhufî», yani «bilgisini kitaptan almış kişi» derlerdi. Özellikle Arap yazısının henüz tam mânâsıyla tekâmül etmediği hicrî I-II. asırlarda ilmi sadece kitaptan öğrenmek çok vahim neticelere yol açabiliyordu.

    Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’i bu şekilde ezberleyen biri Fil Sûresi’nin ilk âyetini hurûf-ı mukattaa gibi «Elif lâm mim! Tera keyfe feale Rabbük» şeklinde okuyabiliyordu. Sonradan imlâ gelişip hareke ve nokta ortaya çıktığı için bu mahzurlar nisbeten azalsa da hiçbir zaman sona ermedi, ermeyecektir de. Nitekim günümüzde de devam etmektedir.

    YanıtlaSil

  26. Özellikle internetin yaygın olarak ve herkes tarafından kullanılabilir hâle gelmesi bilgi kirliliğini de beraberinde getirdi. İnternetten anlayan herkes site kurup onun üzerinden yayın yapabilir duruma geldi. Artık web adreslerini ilmî kitapların dipnot ve kaynakçalarında görmeye başladığımız bir çağda yaşıyoruz. Elbette bunu yadırgıyor değiliz. Aksine büyük bir nimet olarak kabul ediyoruz. Zaten buna karşı durmanın da akıntıya kürek çekmekten bir farkı olmadığını biliyoruz. Ancak burada dikkat etmemiz gereken husus, bilgiyi iktibas ettiğimiz web sitesini yayınlayan kişinin, yani bizim «internet ortamındaki hocamız»ın kim olduğunu araştırmamızdır.

    Bu kişi bu sahada ehil biri midir, mutlaka sormalıyız. İşte bu hususa dikkat etmeden bilgi edinen kişiler zamanımızın «suhufî»leri, başka bir tabirle «internet münevverleri» oluyorlar. Suhûfîlerin bilgisine ise eski zamanda olduğu gibi şimdi de güvenilmez, güvenilemez.

    6. Uzun zaman: Hiçbir şey bir anda olmaz. Her şey belli bir süre içerisinde gelişip olgunlaşır. Kelebek, kozasından belli bir sürede çıkar; çocuk, ana karnında dokuz ay olgunlaştıktan sonra doğar.

    O hâlde; “Ben bugün üniversiteye girdim, yarın araştırmacı olayım” beklentisi kişiyi hayal kırıklığına uğratır.

    Hattâ Bağdatlı Rûhî, böyle kişileri meşhur Terkîb-i bend’inde diline dolayarak gülünç bir duruma düşürür:

    Gör zâhidi kim sâhib-i irfân olayın der
    Dün mektebe vardı, bugün üstâd olayın der.

    Demek ki ilim elde edebilmek için ilk beş şarta belli bir süre sabır ve tahammül göstermek gerekmektedir. «Koruk zamanla helva olur», «âb-ı engûr hum içre giderek bâde olur / üzüm suyu küp içinde zamanla şarap olur» sözlerinin gösterdiği gibi ilim de meyvesini zaman içerisinde verecektir.

    Erişir menzil-i maksûduna âheste giden,
    Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.

    menzil-i maksûd: Hedeflenen yer; tîz-reftâr: Hızlı yürüyen; pây: Ayak; dâmen: Etek

    YanıtlaSil

  27. ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    56 3 Kul "Estağfirullahe ve etûbü ileyh" dedi ve sonra o günaha döndü ise, sonra tekrar deyip yine döndü ise, sonra gene deyip döndü ise, dördüncüde Allah o kimse için: "Çok yalancılardan" diye yazar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    56 11 Kul, "Estağfirullah ellezi lâ ilâhe illâ Hû, El hayyel kayyûme ve etûbü ileyh" derse, harpten kaçmış dahi olsa mağfiret olunur. Hz. Enes (r.a.)
    128 11 Her paslanmanın bir cilası vardır. Kalbin cilası da "Estağfirullah" demektir. Hz. Enes (r.a.)
    403 1 Kim her namazdan sonra istiğfar edip te üç kerre: "Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hû, el hayyul kuyyûm ve etûbü ileyh" derse günahları affolur; cepheden kaçmış ta olsa. Hz. Bera (r.a.)
    409 9 Bir kimseye Allah (z.c.hz.) bir nimet verirse "Elhamdülillah"ı çoğaltsın. Kimin kaygısı artarsa "Estağfirullah" desin. Rızkı geciken de "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" sözünü çoğaltsın. Bir kimse misafirken izinsiz oruç tutmasın ve bir kimse misafirken gösterilen yere otursun. Zira ev sahibi evlerin âdetini daha iyi bilir. Allah'ın gadab ettiği bir günah, sahibine kin, hased ve ibadette tenbellik ve rızık hususunda da darlık sebebi olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    432 9 Bir kimse Cuma namazından sonra yerinden kalkmadan evvel otururken yüz defa: "Sübhanellahi ve bihamdihi Sübhanellahil azim ve bi hamdihi estağfirullah" derse, Allah onun yüz bin günahını, ebeveyninin de yirmi dört bin günahını affeder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    433 8 Bir kimse yatağına gireceği zaman üç kere, "Estağfirullah ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyum ve etûbü ileyh" derse, Allah onun günahlarını, deniz köpüğü kadar da olsa ve ağaçların yaprakları adedince de olsa "Alic" in kumları miktarınca da olsa ve dünya günleri sayısınca da olsa mağfiret eder. Hz. Ebû Said (r.a.)
    435 8 Bir kimse, "Subhanallahi, ve bi hamdihî ve estağfirullahe ve etubu ileyh" derse söylediği gibi yazılır. Sonra bu söz Arşa asılır ve o kimse Allah'a kavuşuncaya kadar sahibinin işlediği hiç bi günah onu silmez ve o, söylediği gibi mühürlü olarak kalır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    529 13 Bir mecliste oturduğu zaman kalkmak istediklerinde, on onbeş defa "estağfirullah" derlerdi. Hz Ebu Umame (r.a.)

    YanıtlaSil
  28. Ravi
    16 5 Allah Teala'nın nehy ettiği kötü şeylerden kaçının. Bunlardan bir şeye kim düşerse, Allah'ın örttüğünü o da gizli tutsun. Ve Allah'a tevbe etsin. Zira, her kimin durumu bize açıklanırsa Allah'ın kitabının hükmünü o kimse üzerine tatbik ederiz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    25 11 Bir günah işlediğin zaman derhal tevbe et. (Günah) gizli ise gizli, aleni ise aleni. Hz. Enes (r.a.)
    26 9 Kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir. Eğer tevbe ederse o leke kaldırılır. Tekrar günaha dönerse o leke büyür ve kalbini tamamı ile örter. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    27 10 Allah bir ev halkına hayır murad ettiğinde, onları dinde fakih kılar. Küçükleri, büyüklerine hürmet eder. Onlara rızıkları hususunda kolaylık verir ve nafakalarında iktisadlı kılar. Kedilerine ayıplarını gösterir ve onlar da hemen tevbe ederler. Allah Teala bir ev halkına da hayırdan başkasını murad ederse, onları kendi hallerine bırakır. Hz. Enes (r.a.)
    38 7 Kul tevbe ettiği zaman, Allah onun günahlarını hafaza meleklerine unutturur. Keza bunu onun uzuvlarına ve arzdan bilenlere de unutturur ki, Allah'a mülaki olduğunda, günahı sebebiyle aleyhine şahidlik yapacak kimse kalmasın. Hz. Enes (r.a.)
    42 12 Masiyet üzerine yemin ettiğinde onu terk et. Cahiliyet meyillerini (saz tambur vs.) ayağının altına al. İçki içmekten sakınmanı tavsiye ederim. Mukakkakki Allah içki içeni temize çıkarmaz. (tevbe etmedikçe). Hz. Sevban (r.a.)
    44 8 Sizden biri mescide girdiği zaman, namaz kendini orada tuttuğu müdetçe namazda sayılır. Ve o kimse namaz kıldığı yerde bulunduğu sürece melekler ona salat ederler. Ve: "Ey Allahım, ona rahmet et ve onun tevbesini kabul eyle" derler. Bu durum, o kimsenin başkasına eza etmediği ve kendisinden bir hades vuku bulmadığı sürece böylece devam eder gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    49 6 Gölgeler geri döndüğü (batıdan doğuya), rüzgarlar da estiğinde (duha saatinde) hacetlerinizi Allah'tan isteyiniz. Zira o saat, tevbe ile Allah'a dönenlerin çok olduğu saattir. Ve "Allah tevbe edenleri mağfiret edicidir." Hz. Ali (r.a.)
    55 7 Bir seyyie yaptığında akabinde tevbe et; gizli ise gizli, aleni ise aleni. Hz. Ata İbni Yesar (r.a.)
    68 7 Dört şey bu ümmete cahiliyyetten miras olarak kalmıştır: Haseble iftihar, nesebe taan, yıldızla istiska (Yıldızlara bakıp yağmur var demek), ölülerin medhiyesini anarak ağlamak. (Bu ağlayanlar tevbe etmeden ölürlerse kıyamette cehennem elbiseleri giyeceklerdir) Hz. Ebû Malik (r.a.)
    69 4 Dört taife Cennete giremez: İçkiye devamlı, faiz yiyen, haksız yere yetim malı yiyen ve anne babasına (ailesine) asi olan. (Tevbe ederse mesele yok.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    75 2 Amel et (çalış) güvenme, Zira Benim şefaatim ümmetimden helâk olanlaradır. (Ehli kebairden tevbesiz ölenlere.) Hz. Ümmü Seleme (r.anha)

    YanıtlaSil
  29. Allah (z.c.hz.) tevbe için mağribte bir kapı yarattı. Genişliği yetmiş yıllıktır. Güneş garbtan doğmadıkça bu kapı kapanmaz. Bunlar ayet istiyorlar. "O günde iman edeceklerin imanı fayda vermiyecektir." Hz. Safvan ibni Assal (r.a.)
    88 8 Allah (z.c.hz.) buyurdu: "Biz malı insana ibadet için ihsan ettik. Namazını kılsın, zekâtını versin." Bu Adem oğlu bir vadiye sahip olunca ister ki, ikincisine de sahip olsun. İkincisine sahip olunca ister ki, üçüncüsüne de sahip olsun. Adem oğlunun karnını toprak doldurur. Sonra bir kısmına Allah tevbe nasib eyler. Hz. Ebû Vagıd (r.a.)
    90 12 Allah (z.c.hz.) kula, yaptığı bir günahtan dolayı fayda ihsan eder. (tevbe ve nedametle Allah yoluna yaklaşır) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    96 10 Tevbe günahı yıkar. İyilikler fenalıkları giderir. Kul, Rabbini rahatlık ve bollukta zikrettiğinde, Allah onu, belâ zamanında kurtarır, korur. Allah şöyle buyuruyor: "Bir kuluma iki korku da vermem, iki eminlik de vermem. Eğer dünyada Benden emin olursa, ahirette korkar. Dünyada korkarsa onu ahirette emin kılarım. Ve onu mahvedeceğim insanlar meydanında kılmam." Hz. Şeddat İbni Evs (r.a.)
    109 11 Nezir iki türlüdür: Allah için olanın kefareti, onu ödemektir. Şeytan için olanın ise, vefası yoktur. Bunun için yemin etmiş olsa bile kefaret vermez. (tevbe gerekir) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    111 2 İblis, Âdem (a.s.)'ı içi boş görünce yemin etti ki: "Yaşadığı müddetçe onun içinden çıkmam." Allah da yemin etti ki: "Ben de onunla tevbe arasına hâil koymam." Hz. Hasan (r.a.)
    286 6 Peygamberleri zikretmek ibadettendir. Salihleri anmak, günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır Cehennemi hatırlamak cihaddandır. Kabri anmak sizi cennete yaklaştırır. Kıyameti anmak ise sizi ateşten uzaklaştırır. İbadetin efdali çareyi terketmektir. Alimin sermayesi kibri terktir. Amelin bedeli hasedi terk ve günahlardan yüreğin yanışı da tevbenin özüdür. Hz. Muaz (r.a.)
    296 2 Allah, kıyamet gününde, yedi kimsenin yüzüne bakmaz, onları tezkiye etmez ve onları alemlerle birlikte ilk girenlerle beraber Cehenneme sokar; meğer tevbe ederler, meğer tevbe ederler, meğer tevbe ederler. Kim de tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder. Bu yedi sınıf kimse şunlardır: Elini nikah eden, erkek erkeğe yakınlaşan (fail ve mef'ul) içkiye devamlı olan, ana babasını yardım istiyecek kadar döven, lanet edilinceye kadar komşusuna eza eden, komşusunun karısı ile zina eden. Hz. Enes (r.a.)
    297 6 Altı şey güzeldir, lakin şu altı sınıf insan da daha güzeldir: Adalet güzeldir, lakin Umerada daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, lakin zenginde daha güzeldir. Verağ güzeldir, lakin alimlerde daha güzeldir. Sabır güzeldir, lakin fıkarada daha güzeldir. Tevbe güzeldir, lakin gençlerde daha güzeldir. Haya güzeldir, lakin kadınlarda daha güzeldir. Hz. Ali (r.a.)
    303 11 Ahir zamanda lûtî denilen bir taife çıkar ve üç sınıf olur: Bir sınıfı yüze bakmak ve konuşmakla, diğeri musafaha ve kucaklaşmakla yetinirler. Bir sınıfı da bu işi bilfiil yaparlar. Allah'ın laneti bunların üzerine olsun. Meğer ki tevbe ederler. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.

    YanıtlaSil
  30. Allah (z.c.hz.) garpten tevbe için öyle bir kapı açtı ki, genişliği yetmiş yıllık mesafedir. Bu kapı, güneş garpten doğmayınca, kapanmaz. (Doğunca kapanır.) Hz. Safvan (r.a.)
    338 1 Beni İsrail'den "Kıfl" isimli biri vardı. Günahtan pek sakınmaz ve onu işlerdi. Ona bir kadın geldi (paraya ihtiyacı vardı.) Onunla münasebette bulunmak şartı ile kadına altmış altın verdi. Kadınla bir mevkiye geldiler. O zaman kadının kemikleri titredi ve ağladı. Adam dedi ki: "Neden ağlıyorsun? Seni zorladım mı?" Kadın dedi ki: "Hayır, fakat ben bu işi şimdiye kadar asla yapmamıştım. Buna beni ihtiyacım sürükledi." Adam dedi ki: "Madem ki sen yapmadığını yapmak durumundasın öyleyse git, para da senindir. "Adam ayrıca yemin ederek: "Vallahi bundan sonra ben de bu işi bir daha yapmam" dedi ve o gece de öldü. Sabahleyin kapısına şöyle yazılmış olduğu görüldü: "Allah muhakkak Kıfl'e mağfiret etti." (Asi, fakat iffeti takdir eden ve merhametli bir kimse imiş ve tevbesi nasib ve kabul olmuş.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    340 16 Her müskir (sekir vereci her şey) hamırdır. Ve her müskir haramdır. Kim bu dünyada içki içer de tevbe etmeden ona idmanlı (devamlı) olarak ölürse ahirette Cennet şarabı içemez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    344 8 Allah (z.c.hz.) kulun tevbesi sebebiyle, sizden birisinin vâsi bir çölde kaybettiği devesini ansızın bulmasından doğan sevincinden daha fazla sevinç duyar. Hz. Enes (r.a.)
    358 1 Adem oğluna maldan iki dere akıtılsa, üçüncüsünü temenni eder. Adem oğlunu ancak toprak doyurur. Allah ise tevbe edenin tevbesini kabul eder. ( Mala gönül vermek bir suçtur. Tevbe eden kurtulur) Hz. Kaab (r.a.)
    359 10 Eğe siz günah etmeseydiniz, Allah günah edecek bir kavim getirir, onlarda tevbe eder ve Allah da onlara mağfiret ederdi. Hz. (Ashab günah işlediklerinden şikayet ettiklerinde bu hadis varid oldu.) Hz. Enes (r.a.)
    366 6 Ne iyi, ne de kötü kimse için ölümü istemek yoktur. İyi ise iyiliğini artırır. Kötü ise tevbe edip kendisini kurtarır. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
    367 3 Sizden biri uyumak istediğinde şöyle desin: "Allah'a inandım, şeytana küfrettim (reddettim.) Allah'ın vaadi haktır. Peygamer doğru söyledi. Allahım sana tevbe ettim. Ben müslümanlardanım. Allahım, bu gecede gelecek şeylerden sana sığınırım. Ancak hayır ile gelen hariç." Hz. Ebû Malik (r.a.)
    383 9 Allah ( z.c.hz)'ne tevbekar gençten daha sevgili, isyanda devam eden ihtiyardan daha menhus ve sevaplar içinde de Cuma günü ve gecesinde yapılandan sevgili, günahlar içinde de yine Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha menfuru yoktur. Hz. Selman (r.a.)
    396 4 Bir adam bir kahine gelse bir şey sorsa o adamın kırk gün tevbesi kabul olmaz (veya tevbe nasip olmaz). Ona inanırsa kafir olur. Hz. Vasile (r.a.)
    413 5 Kim, insanların kalbini kendine esir etmek için, çeşitli konuşma tarzlarını öğrenirse, kıyamet gününde Allah onun ne tevbesini, ne de ibadetini kabul eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil
  31. 2 Bir kimse, "Lâilâhe illâ ente sübhâneke amiltü sûen ve zalemtü nefsî fetüb aleyye inneke entet' tevvabür rahim" diye tevbe ederse, cepheden kaçmış bile olsa günahları mağfiret olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    444 2 Bir kimse Lut kavminin amelini yapar halde (tevbe etmeden) vefat ederse, kabri onu onların arasında oluncaya kadar yanlarına götürür. (Veya onların amellerinin asarı kabrinde zahir olur.) Ve kıyamette de onlarla beraber baas olunur. Hz. Vekî' (r.a.)
    446 12 Bir kimse merhamet etmezse merhamet olunmaz. Bir kimse affetmezse af olunmaz. Bir kimse tevbe etmezse mağfiret olunmaz ve günahlardan korunmayan da korunulmaz. Hz. Ömer (r.a.)
    447 3 Mağfiret istemeyene Allah mağfiret etmez. Tevbe etmeyenin tevbesi kabul olmaz. Merhamet etmeyene Allah (z.c.hz.) de merhamet etmez. Hz. Cerir (r.a.)
    458 4 Muhammed (s.a.v)in nefsi yed-i kudretinde Olana kasem ederim ki, kıyamet gününde bir kul gelir dağlar gibi sevabları olur ve zanneder ki bunlar sebebile Cennete gidecek. Fakat zulme uğrattığı kimselerin meydana çıkması o derece devam eder ki, bunlar erir ve hiç hasenesi kalmaz ve hatta kendisine dağlar gibi günah yüklenir de bu sebeble Cehenneme sevki emrolunur. (Meğer tevbe, meğer iltica) Hz. Câbir (r.a.)
    496 4 Ey Hubeyd her ne zaman günah işlersen hemen tevbe et. Dedi ki; "Ya Resullallah o zaman günahlarım çoğalır." Buyurdu ki, Allah'ın affı senin günahlarından daha çoktur ey Hubeyd ibni Haris. Hz. Âişe (r.anha)
    500 2 Ya Aişe (r.a) dinlerini tefrikaya verip, bölük olanlar, bunlar bu ümmetin bid'at ehlidir. Ehli heva ve ehli delalettir. Ya Aişe, muhakkak ki her günah sahibi için tevbe vardır. Ancak heva ve bid'at ashabı hariç. Ben onlardan beriyim, onlar da Benden beridir. Hz. Ömer (r.a.)

    YanıtlaSil
  32. ŞAİR : SEYRÎ (M. Ali EŞMELİ)

    Öyle bir sırdır ki Hak’tan neş’et eyler besmele,
    Sarsa zahmet her taraftan rahmet eyler besmele…

    Sırr-ı bismillâh ezelden her işin başlangıcı,
    Lâfz-ı Kur’ân onla başlar, izzet eyler besmele…

    Tâ yürekten, cân içinden, kim ki bismillâh dese,
    El çeker menfî tecellî, müsbet eyler besmele…

    Derdi vardan yok eder, dermânı yoktan var eder,
    Darda koymaz vird edersen himmet eyler besmele.

    Vird edersen, her çeşit deryâda yelkendir sana,
    Gökte sonsuz bir kanattır, hazret eyler besmele.

    Sırr-ı bismillâhı idrâk eyleyen kalmaz yayan,
    Doğru yoldaşlık yaparsan hizmet eyler besmele.

    En karanlık yerde, en sessiz ve ıssız caddede,
    Kimsesiz kaldım dedirmez, sohbet eyler besmele.

    Çok yakın gözler dahî bir nokta vermezken değer,
    Nur saçar aydan, güneşten, rağbet eyler besmele.

    Balçığın kayganlığından yalpalarken, koş ona,
    Kurtarır yerden, yüceltir, hürmet eyler besmele…

    Zorluğundan işlerin harmanda kalsan tık nefes,
    İste yardım; hiç yorulmaz, gayret eyler besmele.

    Çekme gam; bîgâneden, boş ver şikâyet etmeyi,
    En çorak vicdânı ey dil, cennet eyler besmele.

    Tüm kilitler fetholur çektikçe bismillâhı sen,
    Şimdi olmazdan olurluk kısmet eyler besmele.

    Bin olur bir tânenin mahsûlü, azlar çoklaşır,
    Bir çadırdan bin diyarlık millet eyler besmele.

    Hep muzaffer eyleyip at koşturur beş kıt’ada,
    En yenilmez muhteşem bir devlet eyler besmele.

    Gönlü hiç çiğnetmemiştir nefse bismillâh sözü,
    Her çeşit şeytâna güm güm lânet eyler besmele…

    Tam nasîb alsın gönüller, kavrasın mânâsını,
    Dilde kalmaktan haz etmez, nefret eyler besmele…

    En büyük cankurtarandır çırpınan insanlığa,
    Çün Muhammed’den nasibdâr ümmet eyler besmele…

    Sesli-sessiz hangi söz başlarsa bismillâh ile,
    Özde Seyrî, ölmeyen bir servet eyler besmele…

    fâilâtün / fâilâtün / fâilâtün / fâilün

    YanıtlaSil
  33. BESMELE ANAHTARDIR
    5 Şubat 2014
    YAZAR : Yard. Doç. Dr. Mustafa CANLI canli20@hotmail.com



    Bir yanık besmele çektikçe gönüller yeşerir;
    Kor yüreklerde yanan kırmızı güller yeşerir… (Seyrî)

    Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; hayırlı işlerimize; Allâh’ın zikriyle yani «Bismillâhirrahmânirrahîm» sözü ile başlamamızı tavsiye ediyor. Eğer işlerimizin başarıya ulaşmasını ve hayırla neticelenmesini istiyorsak, besmeleyle işe başlamamız gerekmektedir.

    Bismillâhirrahmânirrahîm, kudsî anlamları içinde barındıran ve aynı zamanda bir âyet olan (Neml, 27/30) yüce bir ifadedir. Bu ifadenin terkîbinde;

    Allah, er-Rahmân ve er-Rahîm olmak üzere üç önemli kudsî kelime vardır. Bu üç mukaddes kelimenin başında, yüce Rabbimiz’in güzel isimlerinin en güzeli ve sadece O’na has olan; «Allah» ism-i celîli yer alır. Elmalılı merhumun ifadesiyle:

    “«Allah» yüce ismi; bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı hâlinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allâh’ın Zâtına delâlet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir.” Bu anlamda ne Türkçedeki «Tanrı» kelimesinin, ne de İngilizcedeki «God» kelimesinin; «Allah» ism-i celîlinin yerini tutması mümkün değildir.

    Bismillâhirrahmânirrahîm ifadesinde; «Allah» ism-i celîlinden hemen sonra Cenâb-ı Hakk’ın iki önemli sıfatı yer alıyor.

    Bunlardan birincisi er-Rahmân; yüce Rabbimize mahsus bir isim olup, O’nun dünyada hem mü’minlere hem de kâfirlere olan merhametini sembolize etmektedir.

    İkinci sırada yer alan er-Rahîm sıfatı ise;

    “Allah mü’minlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (el-Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde belirtildiği üzere, âhirette yalnız mü’minlere olan rahmetini ifade eder. İşte besmele çeken bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellîsini hayatına yansıtmış olur.

    Arapça gramer kurallarına göre; «Bismillâhirrahmânirrahîm» ifadesinde, fiil hazfedilmiştir. Besmele çekenin yapacağı işe göre; okurum, yazarım, yerim, içerim, kalkarım, otururum, başlarım gibi fiiller takdir edilebilir. Meselâ yemeğe başlarken besmele çeken bir insan;

    “Rahmân, Rahîm olan Allâh’ın adıyla yerim.” demiş olur.

    Besmele ilk sözdür.

    Yüce Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sözü ve insanlığa verdiği ilk mesaj, Bismillâhirrahmânirrahîm ifadesidir. Allah -celle celâlühû-, sanki insanlığa bir mesaj gönderiyor ve diyor ki:

    “Ben kelâmıma Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlıyorum. Siz de hayatınıza besmeleyle başlayın.” Seyrî şu mısralarda bunu ne güzel dile getirir:

    YanıtlaSil
  34. Sırr-ı bismillâh ezelden her işin başlangıcı,
    Lâfz-ı Kur’ân onla başlar, izzet eyler besmele…
    Tâ yürekten, cân içinden, kim ki bismillâh dese,
    El çeker menfî tecellî, müsbet eyler besmele…

    Besmele anahtardır.

    Besmele, her hayırlı işimizin başlangıcında yolumuzu aydınlatan bir kandil gibidir. Olmaz işler onun feyz ve bereketiyle oluverir.

    Yüce Rabbimiz; Kur’ân-ı Kerîm’e besmeleyle başlayarak, onu her şeyin anahtarı olarak biz kullarına ihsan etmiş ve İslâm ümmetinin kitaplarında, hitaplarında ve diğer önemli işlerinde en önce yapmaları gereken şey olarak besmeleyi kıymetli bir gelenek olarak yerleştirmiştir.

    Besmele duâ ve zikirdir.

    İçinde barındırdığı kudsî kelimeleriyle birlikte besmeleyle iç içe olan insan; besmele yoluyla Rabbini hatırlamakta, her an O’nun zikriyle hemhâl olmaktadır. Bunun yanında besmele, Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in duâlarını süsleyen kutlu bir ifadedir. Kâinâtın Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her gece yatağına yattığında şöyle duâ ederdi:

    “Allâhümme bismike ahyâ ve bismike emûtü: Allâh’ım! Sen’in isminle yaşar, Sen’in isminle ölürüm.” (Müslim, Zikir, 59)

    Besmele tevhiddir.

    Yaptığımız işin başında, kendimizin, onun, bunun değil; hemen Rabbimiz’in ismi ile başlamak, her şeyi O’na bağlamak, insana müthiş bir tevhid şuuru verir.

    Her güzel işimizin başında Bismillâhirrahmânirrahîm dediğimizde; arı ve duru bir şekilde zihinlerimizde hemen O beliriverir ve neticede; «Lâ ilâhe illâllah» sırrı, gönüllerimize açılır.

    Besmele berekettir.

    Rabbimiz’in isim ve sıfatlarıyla bereketlenmektir. İnsan; «Bismillâhirrahmânirrahîm» diyerek bereket bulur aşında ve işinde. Meselâ yemeğin öncesinde besmele çekerse bir insan, o yemek ona bereket olur ve az yese de bir doygunluk hisseder. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemek yedikleri hâlde doymadıklarını söyleyen kimselere;

    “Yemeği topluca yiyin ve başlarken Allâh’ın adını anın ki, bereketli olsun.” (Ebû Dâvûd, Et‘ıme, 14) buyurmuştur.

    Hadîs-i şerifteki أَقْطَعُ / أَبْتَرُ kelimelerinin; «kesik olan, sonu gelmeyen, bereketsiz olan, başarıya ulaşmayan» anlamlarını dikkate aldığımızda, besmele çekmeden yaptığımız işlerin sonunda, başarı ve bereket beklemek, pek akıllıca gözükmemektedir.

    Besmele temiz ve temizleyicidir.

    YanıtlaSil

  35. İçinde barındırdığı yüce ve kudsî kelimelerden mürekkeb olması itibarıyla besmele, temiz ve pak bir ifade-i celîledir. Temiz olduğu gibi temizleyicidir de. Besmelenin bulunduğu yerde şeytan kendine yer bulamaz. Rabbimizin yeryüzüne koymuş olduğu kanun gereği, kurbanlık ve av hayvanları Bismillâh ile helâl olur.

    Besmele hiçliğimizi fark edişimizdir.

    Besmelenin odak noktasında, başındaki bâ (ب) harf-i cerri yer alır. Müfessirler, «bâ» harf-i cerrinin bitiştirilmesinden doğan mânânın ya sığınma ve beraberlik ya da yardım dilemek olduğunu zikrederler. Yani hayırlı işinin başında besmele çeken biri, lisân-ı hâl ile şöyle demektedir:

    “Yâ Rabbî! Ben acziyetimi itiraf ediyorum. Sen’in vereceğin güç olmasa ben bu işi yapamam. Sen’in bana verdiğin güç ile ben bu işimi yapabiliyorum. Ne olur bana yardım et yâ Rabbî! Hem bu iş benim kendi başıma yaptığım bir iş değil. Ben sadece bir vasıtayım. Bir güzellik varsa Sen’dendir yâ Rabbî!”

    Besmele zırhtır.

    Besmele çeken bir insan, isim ve sıfatlarının kudsî sırlarıyla birlikte Cenab-ı Hakk’ın koruması altına girmiş olur ve her türlü maddî-manevî tehlikelerden, çirkinliklerden emin olur. En önemlisi besmele, şeytana karşı bir zırhtır. Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in veciz ifadesiyle;

    “Şeytan, besmeleyle kapanan bir kapıyı açamaz.” (Ebû Dâvûd, Eşribe, 22)

    Şeytanın en sevmediği, eûzü besmeledir. Her sabah şeytanın üzerimize attığı düğümler besmeleyle çözülmeye başlar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in haber verdiğine göre; besmele çekilerek girilen bir evde şeytan yer bulamaz. (Müslim, Eşribe, 103)

    Besmele şuurdur.

    Besmele, insana Allâh’ın zikriyle gafletten uyanıp şuurlu olma hâli verir. Besmeleli bir hayat yaşayan mü’min, her an Allah -celle celâlühû- ile beraber olma şuuruna erer. Meselâ yemeğe başlamadan önce Bismillâhirrahmânirrahîm diyen bir mü’min, önüne gelen nimetlerin Rabbi tarafından kendisine lutfedildiğinin şuurunda olur.

    Ve besmele, son sözdür…

    İnsan, son yolculuğuna besmeleyle uğurlanır.

    Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın naklettiğine göre; cenâze kabre konulurken Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle derdi:

    “Bismillâhi ve alâ milleti Rasûlillâh: (Seni) Allâh’ın adıyla ve Rasûlullâh’ın dîni üzere (kabre koyuyoruz).” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 38)

    Böylece mikro plânda günlük yaşantısında besmeleyle gözünü açan ve besmeleyle uykuya varan insan; makro plânda hayata besmeleyle; «Merhaba!» der ve sonunda besmeleyle ebedî âleme yolcu edilir.

    Ne mutlu besmeleyi dilinden düşürmeyip O’nunla beraber olabilenlere!..

    YanıtlaSil
  36. KALPTEN BİR BESMELE
    19 Kasım 2013
    YAZAR : Sami GÖKSÜN



    İnsanın maddî olarak da mânevî olarak da en mühim uzvu kalptir. Sevgili Peygamberimiz, şöyle buyurur:

    “İnsanın vücudunda bir et parçası vardır ki; o et parçası sâlih olursa bütün vücut sâlih olur, o et parçası bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat edin o et parçası kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Musâkât, 107)

    Kalbin çalışmasındaki maddî bozukluk, insanı hastalıklara ve ölüme götürür. Kalbin duygularındaki fesat ve bozukluk da, insanı mânen öldürür. Bu sebeple kalplerimize dikkat etmeliyiz.

    Maddî kalbimiz için dikkat ediyoruz. Bilhassa belli bir yaşın üzerindeki insanlar; yediğine, içtiğine, sıcağa, soğuğa, birçok şeye ihtimam gösteriyor. Tansiyonunu ölçtürüyor, ilâcı varsa dikkatle takip ediyor.

    Kalbimiz; mâneviyâtımızın merkezidir, ondaki sevgi ve nefret doğru adreslere yönelmeli. Mü’min, kalbinin sahibini tanımalı ve bilhassa O’nu sevmeli. O’nu sevenleri sevmeli, O’nun sevdiklerini sevmeli. Bir kul ki kalbinin sahibini bilirse, ondan bahtiyar kimse olamaz. Bir kul ki kalbini Mevlâ’ya nazargâh eylemiş ise ondan huzurlu kimse olamaz. Bunun için o et parçası dediğimiz kalbin, îmânın nûruyla aydınlatılması lâzımdır. Küfrün, şirkin, fıskın, fücurun, hasedin, nefretin, her türlü gafletin kalpten tamamen temizlenmesi gerekir.

    Çok sevdiğiniz bir kişiyi evinize davet ettiğinizde; eviniz ne kadar temiz olsa da tekrar elden geçirir, pırıl pırıl eylersiniz. Hele davet ettiğiniz Zât, halının altını, koltukların arkasını da görebilecek biri olsa ne yaparsınız?

    Kalbimizde, Cenâb-ı Hak’tan gizleyebileceğimiz bir kuytu, bir köşe var mı? Kâinâtın hiçbir yerinde olmadığı gibi, kalbimizde de yok.

    O -celle celâluhû- kirli bir yere misafir olur mu?

    Elbette ki olmaz. Şemseddin Sivâsî Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

    Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan,
    Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür-nûr olmadan…

    Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak,
    Pâdişah konmaz sarâya hâne mâmûr olmadan.

    Misafirimize evimizi hazırlamamız, sadece temizlemekten ibaret de değildir. Temizlikten sonra başlarız, onun sevdiği şeyleri hazırlamaya…

    YanıtlaSil

  37. Kalbimizi önce tertemiz eyleyip, sonra da Hakk’ın sevdiği sahih îman, sâlih âmel ve güzel ahlâk ile Rabbimiz’in huzûruna hazırlanmalıyız. İşte ehl-i îman, kalbine îman gözüyle bakmalı ve sâlih ameller işleyerek kalbini nurlandırmalıdır.

    Hadîs-i şerifte;

    “Cenâb-ı Hak, sizin kalplerinize bakar.” buyurulmuştur. Allah nezdinde kulun kıymeti, kalbi nisbetindedir. Ebûbekir’i kıymetli, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’i lânetli kılan; kalplerinin hâlidir.

    Peygamberimiz’in asrında yaşamış bu üç insandan Hazret-i Ebûbekir, tertemiz kalbi ile O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hakikatini gördü ve yüceldi. Ebû Cehil de kalbinin kapkara ve paslı aynasında Efendimiz’i kendi çirkin sûretinde görüp O’ndan nefret etti. Kendisi bedbaht oldu.

    Hazret-i Ömer ise, kalbi temizlemenin bir misali oldu.

    Hazret-i Ömer başlangıçta düşman saflarının içinde yer almaktaydı ve hattâ ileri gelenlerindendi. Ebû Cehil ve adamları Hazret-i Ömer’i yere-göğe sığdıramıyorlar;

    “(Hazret-i) Muhammed’i ancak sen öldürürsün!” diyerek onu galeyâna getiriyorlardı. Bunun için de Hazret-i Ömer, Efendimiz’i öldürmek niyetiyle yola çıkmıştı. Yolda îmanlı bir zâta rastladı, o da Ömer’e sordu:

    “–Yâ Ömer, nereye gidiyorsun?”

    “–Muhammed (-sallâllâhu aleyhi ve sellem-)’i öldürmeye…

    Ömer çok öfkeli bir yapıdaydı. Onun yanında herkes konuşamaz, destursuz hareket edemezdi. Adam tehlikeyi bertaraf etmek için bütün cesaretini topladı, konuşmaya devam etti:

    –Ey Ömer, bu iş senin ailene de girmiştir. Senin kız kardeşin Fâtıma ve enişten olan Sa‘d da müslüman olmuştur.

    –Yaa öyle mi?!.

    Ömer, Rasûlullâh’ın yanına gitmekten bir an vazgeçti ve kardeşi ile eniştesinin evine gitti. Evin içinde Kur’ân okunuyordu. O ilâhî ve nûrânî sesi Ömer duydu.

    Ömer, kız kardeşi ve eniştesini bir hayli hırpaladı. Darbelerden dolayı takatsiz kalarak yere düşen bu îman erlerine yine de vurmaktan geri durmadı. Sonra kız kardeşi kendini toparlayıp şöyle mukabelede bulundu:

    –Ey Ömer, istersen bizi öldür. Elhamdülillâh biz müslüman olmuşuz.

    Ömer’in kalbine ve gönlüne bir anda merhamet ve şefkat hisleri doluverdi ve çok farklı bir değişim yaşadı. Kalbinin ekseni istikamete geldi. Îmânın vermiş olduğu şecaat duyguları karşısında mağlûp olan Ömer; daha sakin bir hâlde kız kardeşinin ve eniştesinin okudukları Kur’ân ayetlerini istedi. Ancak kız kardeşi aynı cesaretle;

    “–Hayır olmaz, ona ancak temiz olanlar dokunabilir!” deyip boy abdesti alması gerektiğini söyledi. Ömer temizlendikten sonra Kur’ân âyetlerine dokunabildi. Okudu, okudukça kalbi küfürden temizlendi, îmân ile doldu.

    “–Ne olur beni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürün.” dedi. Müslüman olmaya karar verdi ve temiz bir hâlde Allah Rasûlü’nün huzûruna çıktı.

    Efendimiz’in huzûrunda kemâl-i edep ve hulûs-i kalp ile büyük bir kararlılıkla müslüman olup îmânın lezzetine erişti. Ömer olmaktan Ömerü’l-Faruk olmaya terfî etti.

    YanıtlaSil

  38. Aslında Mekke müşriklerinden birçoğu böyle sarsıntılar geçirmişti. Kur’ân’ın eşsiz belâgati onları kalplerinden yakalamıştı. Efendimiz’in müstesnâ şahsiyeti, onları da cezbetmişti. Fakat onlar, adımı atamadılar. Önlerine kibir dağları çıktı, yıkamadılar. Haset engeli çıktı, delemediler. İsyan hendekleri açıldı, aşamadılar. Sahâbî olabilecekken, küfrün elebaşı olarak kaldılar.

    Hazret-i Ömer ise; ne Mekkeliler nezdinde yıkılacak itibarı düşündü, ne Abdullâh’ın Yetîmi’nin önünde teslîmiyet izhar etmeyi zillet olarak gördü, ne de arkadaşlarının dönek diyecek olmasına aldırdı.

    Bir şahâdet getirdi, câhilîlikten sahâbîliğe terfî etti.

    Bir besmele çekti, her şeyi değiştirdi.

    O besmele ki; Hazret-i Ömer’e hem dünya hem de âhireti kazandırdı. Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine, Hazret-i Peygamber’e öyle bir îmân etti ki, kalbi îmân ile nurlandı.

    Günahkâr, gaflet üzere yaşayan, itikatsız her kim varsa; besmelesini çekip, îman yoluna dâhil olup güzel sırlara nâil olmalıdır.

    Seyrî ne güzel ifade etmiş:

    En büyük cankurtarandır çırpınan insanlığa,
    Çün Muhammed’den nasibdâr ümmet eyler besmele…

    Besmelenin sırlarına insan bir vâkıf olsa, her ânını onu zikirle geçirir. Şu anlatacağım hâdise çok ibretlidir:

    Bir hanım her fırsatta daima besmele çekermiş. Onun bu fazîletinden gafil olan kocası da bu durumdan sıkılırmış.

    “–Ne diye her işin, her sözün başına besmele çekersin be kadın?” dermiş.

    Hanımı da;

    “–Öyle deme, bey… Allâh’ın adıyla başlanmayan işten hiç hayır gelir mi? Hem ben besmele çekip de hiç yolda kalmamışımdır.” demiş.

    Kocası bu lâfın üzerine;

    “–Ben sana bu inancının boş olduğunu göstereceğim.” demiş.

    Evin beyi bu iddiasını gerçekleştirmek ve hanımını mahcup etmek için bir senaryo hazırlamış. Arkadaşlarından borç adı altında çok miktarda parayı getirmiş;

    “–Hanım, bu parayı arkadaşlarım bana; «Sen emin insansın.» diye emânet verdiler. Kendilerine lâzım olduğunda her an isteyebilirler.” diyerek keseyi hanımına vermiş. Hanımı her zamanki gibi, besmeleyi çekmiş ve evdeki gizli sandığın içine koymuş.

    Aradan birkaç gün geçtikten sonra, beyi plânını uygulamaya başlamış. Hanımı evde yokken; paraları gizli sandıktan çıkarıp, su geçirmez bir şekilde sarıp sarmaladıktan sonra, götürüp evin bahçesindeki derin su kuyusunun içine salmış. Akşam telâşla eve gelip hanımına;

    “–Hanım, o arkadaşlar paralarını istiyorlar.” demiş. Hanımı da kalkıp parayı koyduğu gizli sandığın başına varmış, besmeleyi çekip kapağı açmış. Bu arada adam içinden gülüyor, hanımının besmeleye olan îtikādını sarsmanın keyfini çıkarmaya hazırlanıyormuş.

    Kadın paranın olduğu yere elini uzatmış, para çantasını çıkarmış. Hem de, etrafından sular damlayarak…

    Adam hayretler içinde bakakalmış…

    İşte kadının hayatındaki besmele muhabbeti ve samimiyeti, kendine kurulan komployu bile bozabiliyor. Yüce Mevlâ’mız, Rahmân ve Rahîm isimlerini hayatının her ânında diline ve kalbine vird edinen birini utandırır mı hiç?!. Hayır…

    Cenâb-ı Hak cümlemize selîm bir kalp nasip eylesin.

    Âmîn…

    YanıtlaSil
  39. ayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    27 1 Allah bir kula hayır murad ettiğinde, onun kalbinin kilidini açar. Ve onun kalbinde yakın ve sıdk hasıl eder. Onun kalbini, içine girenleri koruyan, bir mahfaza kılar ve o kimsenin kalbini selim, lisanını sadık, ahlakını müstakim, kulağını işitici ve gözünü de görücü kılar. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
    27 2 Allah bir kula hayır murad ettiğinde, o kulu için yaptığı taksime kendisini razı eder ve onda bereket kılar. Hz Ebu Hureyye (r.a.)
    27 3 Allah bir kula şer murad ettiğinde, ona kerpiç ve çamuru ve bunlarla bina yapmayı güzel gösterir. Hz. Câbir (r.a.)
    27 4 Allah bir kula zilleti murat ettiğinde, ona malını binada, suda ve çamurda harcatır. Hz. Muhammed ibni Beşir (r.a.)
    27 5 Allah kullarına hayır murad ettiğinde, onları maişetlerinde kolaylıkla rızıklandırır. Kullarına şer murad ettiğinde ise, onları maişetlerinde zorlukla karşılaştırır. Hz. Âişe (r.anha)
    27 6 Aziz ve Celil olan Allah, nutfeden bir insan yaratmak murad ettiğinde, Rahimler meleği şöyle sual arzeder: "Ya Rabbi bu Said midir? Şaki midir? Erkek midir? Dişi midir? Ey Rabbim kırmızı mı, yoksa siyah mıdır? Allah Teala da emrini bildirir. Sonra o insanın iki gözü arasına ( alnına) karşılaşacağı iyilik ve kötülük, hatta göreceği meşakkate kadar hepsi yazılır. Hz. Ömer (r.a.)
    27 7 Allah bir kula hayır murad ettiğinde onu "ballandırır" "Ballandırmak" nedir bilir misiniz? Ölümünden önce, komşuları kendisinden razı oluncaya kadar, iyi işler yapmaya onu muvaffak kılar. Hz. Amr ibni Hamık (r.a.)
    27 8 Allah teala bir insanı yaratmak dilediğinde, erkek hanımına yakın olur. Ve onun suyu kadının her damar ve sinirinde cereyan eder. Yedinci gün olunca Allah o cenini birleştirir. Sonra onu hazırlayıp insan biçiminde terkib eder. Dedi ve şu mealdeki ayeti okudu: "Rabbın seni dilediği şekilde terkib etti". Hz. Malik ibni Hureyris (r.a.)
    27 9 Allah Teala, emrini vayhetmek murad ettiği zaman, o vahyi tekellüm eder. Vahyi tekellüm ettiğinde, Allah Teala'nın korkusundan gökleri şiddetli bir sarsıntı alır. Gök ehli bunu duyunca hepsi birden düşüb secdeye kapanırlar. Başını secdeden ilk kaldıran Cebrail (a.s.) olur. Allah Teala dilediği vahyini Cebrail (a.s.)'a bildirir. Cebrail (a.s.) da o vahyi meleklere intikal ettirir. O her semaya uğradıkça gök ehli ona sorar: "Rabbımız ne buyurdu" Cebrail (a.s.) da: "Rabbımız hak olanı buyurdu. O pek yüce ve büyüktür" der. Bunun üzerine gök ehlinin hepsi Cebrail (a.s.)'ın söylediği gibi söyler. Cebrail (a.s.) emrolunduğu ilahi vayhi böylece semadan yere getirir. Hz. Nevvas (r.a.)
    27 10 Allah bir ev halkına hayır murad ettiğinde, onları dinde fakih kılar. Küçükleri, büyüklerine hürmet eder. Onlara rızıkları hususunda kolaylık verir ve nafakalarında iktisadlı kılar. Kedilerine ayıplarını gösterir ve onlar da hemen tevbe ederler. Allah Teala bir ev halkına da hayırdan başkasını murad ederse, onları kendi hallerine bırakır. Hz. Enes (r.a.)
    27 11 Allah bir yer halkına azab murad ettiğinde, onlara gelmiş olan açlık ve susuzluğa bakar da, kendilerine azabdan sarfınazar eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    27 12 Allah, yumuşaklık ihtiva eden bir emri, mukarrebin olan meleklere vahyetmek murad ettiğinde onu Farsça, vahyeder. Şiddet ihtiva eden bir emri vahyetmek dilediğinde ise, onu açık bir Arapça ile bildirir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    27 13 Allah Teala halkını korkutmak murad ettiğinde, korkutucu bir şeyden pek azını arz'da izhar ede de mahlukat ondan ürperir. Onları helak etmeyi dilediği zaman ise, o şeyin hepsini birden izhar eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)

    YanıtlaSil
  40. Ozon Tabakası

    Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir.

    Ozon molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı karakteristik özellikler gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10 oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır.

    Atmosferdeki diğer moleküllerle reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90'ı yeryüzünden itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur. Bu bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir. Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar azalması, "ozon tabakasının delinmesi" olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol açmaktadır.

    Ozon tabakasının incelmesine sebep olan ve kloroflorokarbon ihtiva eden maddelerin başında klor türevleri, plastik köpükler (strafor), spreyler, aerasoller ve yangın söndürücüler gelmektedir.



    Ozon (O3) Gazı

    Ozon, 3 oksijen atomundan oluşan molekülleriyle zehirli, renksiz bir gazdır ve atmosferin üst katmanlarında yer alır... Gökyüzünün mavi renkte görünmesi bu gaz sayesinde olmaktadır. Sıvı halde lacivert renge dönüşen ozon gazı, dünyayı güneşten gelen morötesi radyasyona karşı korumaktadır. Ancak bu gaz aynı zamanda canlılar için çok tehlikelidir. Maruz kalındığında gözleri, burnu ve boğazı tahriş ederek solunum sistemini tahrip eder. Çok az insan ozonun ne kadar öldürücü olduğunun farkındadır. Bir gramın iki yüzde biri miktarda ozon almak öldürücü olabilir. Bir saç spreyi kutusuna saf ozon konduğu düşünülecek olursa, bu kutunun tam 14.000 kişiyi öldürebileceği söylenmektedir...

    YanıtlaSil

  41. Ozon Tabakasındaki Delinmeler

    Bilindiği gibi atmosferde az miktarda bulunan ozon gazı; yeryüzündeki tüm canlı varlıkları güneşin öldürücü ultraviole ışınlarına karşı koruyan bir kalkan görevi görmektedir. Çünkü bu gaz güneşten gelen ışınların büyük kısmını yansıtan bir gazdır. Eğer ozon tabakası olmasaydı, güneşin UV-b (yeşil) radyasyonu yeryüzüne ulaşarak canlılar üzerinde genetik zararlara yol açardı. Ayrıca insanlar, güneş yanığı ve cilt kanseri gibi sorunlardan kaçamazlardı...

    Atmosferdeki ozon gazı için çok hassas bir denge sözkonusudur. Bu gaz atmosferin üst katmanlarında bir tabaka oluşturur ve bu gaz tabakası güneşten gelen öldürücü ışınları filtre eder. Bu sayede yeryüzüne ulaşabilen ışın miktarı canlı varlıklar için yararlı bir şekle dönüşür. Ancak bu gaz tabakasının incelmesi ya da delinmesi sözkonusu olduğunda kendisinden beklenen işlevleri yerine getiremez ve güneş ışınları canlılar için gerçek bir tehlike haline dönüşür...

    Bunun yanısıra, güneş ışığında fotokimyasal tepkimeye giren egzos gazları, kirli havadan oluşan duman bulutlarında ozon ve nitrojen dioksit oluşturmaktadır. Böylece atmosferin yeryüzüne yakın alt kısımlarında da bir Ozon Kirliliği meydana gelmektedir...

    Son yıllarda dünyamızdaki en önemli çevre sorunlarının başında yukarıda sözünü ettiğimiz gibi "Ozon kirliliği" ile "Ozon tabakasındaki incelmeler ve delinmeler" gelmektedir...



    Ozon kirliliğinin orman ağaçları üzerindeki etkisi


    Ülkemizin Ozon tabakası'nda delinme yok...

    Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan gözlemler sonucu, Türkiye üzerindeki ozon tabakasında incelme olmadığı belirlendi. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nün ''Türkiye'de ozon gözlemleri'' başlıklı çalışması çerçevesinde 1994 yılından bu yana Türkiye üzerindeki ozon tabakasıyla ilgili 176 gözlem gerçekleştirildi. Gözlemlerde Türkiye için hesaplanan aylık ortalama en yüksek değer 388.49 DU (Dobson Birimi-ozon ölçüm birimi), en düşük ise 243.09 DU olarak ölçüldü. Ortalama değer de 312.66 DU olarak tespit edildi. Gözlemlerde, Türkiye'nin üzerindeki ozon tabakasında belirgin bir incelme (azalma, artma veya sıçrama) kaydedilmedi. Dünya Meteoroloji Teşkilatı'nca orta enlemler için yapılan değerlendirmeler sonucu Türkiye için toplam ozon kalınlığı 300-320 DU normal değer olarak kabul ediyor.

    YanıtlaSil


  42. Ozon nasıl ölçülüyor?

    Türkiye'de ozon kalınlığı ozonsonde yöntemi ile ölçüyor. Havadan daha hafif olan hidrojen gazı ile doldurulmuş bir balona bağlanan ozonsendo cihazı atmosferin 30-35 kilometre uzaklığında sıcaklık, nem, basınç, ozona ilişkin veriler elde ediyor. Her ülke ozon kalınlığındaki azalış, kalınlaşma veya sapmayı uzun yıllar ortalamalarını dikkate alarak değerlendiriyor. Ozon tabakasındaki incelme ise en çok kutuplarda görülüyor. Ekvator kuşağı üzerindeki ozon, kutuplara gittikçe yoğunlaşırken, soğuk hava ve güneş radyasyonu ile birlikte reaksiyona geçiyor. Bu durum da ozon tabakasında incelmeye neden oluyor. Dünya ozon ortalaması yaklaşık 300 DU olarak kabul edilirken, coğrafik konuma bağlı olarak 230-500 DU arasında değişiyor. Ozon tabakasındaki azalma, daha fazla UV-b (yeşil) radyasyonunun yeryüzüne ulaşarak canlılar üzerinde genetik zararlara yol açarken, insanlarda güneş yanığı ve cilt kanseri gibi sorunlara neden oluyor.

    YanıtlaSil
  43. Nedir bu kuantum bilgisayar?

    Can Gürses Y
    12 Nisan 2018
    Nedir bu kuantum bilgisayar?
    Kuantum bilgisayarlar hakkında bir şeyler yazmak uzun süredir aklımdaydı. Öncelikle kendim de detayını öğrenmek istediğimden! Son zamanlarda ortaya çıkan ‘kuantum bilgisayarlar gerçek olduğunda kaos yaratacak’ haberleri de merakımı uzun süredir tetikliyordu.

    Bu tip haberlerin özü şu; elimizde gerçekten tam kapasite bir kuantum bilgisayar olduğunda, bu bilgisayar şu an güvenlik sistemlerimizin önemli bir kısmının dayandığı şifreleme (kriptografi) algoritmalarını rahatlıkla kırabilecek durumda olacak. Mevcut bilgisayarlar için yüzyıllar sürebilecek bir iş, birkaç gün, hatta birkaç saat seviyesine inebilecek gibi görünüyor… Ancak tabii ki her yeni gelişme gibi mevcut sistemi yok ederken yeni ve daha güçlüsünü de getireceğini öngörmek pek zor değil (bence).

    O yüzden gelin lafı uzatmadan kuantum bilgisayarların çalışma prensibini inceleyelim:

    YanıtlaSil
  44. Aslında konunun tarihçesi 1980’lere kadar uzanıyor. 1980’de Rus matematikçi Manin tarafından ortaya atılan bir fikir ve hatta 1981’de ünlü fizikçi Feynman tarafından da açıkça destekleniyor.

    Öncelikle biliyoruz ki normal bilişim sistemleri ‘bit’ ler üzerine yani 0 ve 1’ler üzerine kurulu… Bit; Binary Digit yani ‘ikilik sistemde basamak’ anlamında.

    Kuantum bilgisayarlarda da durum farklı değil aslında, onlar için de ikilik sistemde devam ediyoruz ve yeni terminoloji olarak bit yerine qubit (quantum bit) diyeceğiz…

    Klasik bilgisayarlarla kuantum bilgisayarlar arasındaki temel fark, klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki temel fark ile aşağı yukarı aynı:

    Klasik bir bilgisayarda bir bit kesilikle ve sadece 1 veya 0 sıfır olabilecekken bir kuantum bilgisayarda qubit, bu 1 ve 0’ların çok farklı kombinasyonlarından (süperpozisyonlarından) oluşabilir… Süperpozisyon kavramını ‘Kuantum Fiziğine Giriş’ yazısında anlatmıştım.

    Yani bir kuantum bilgisayar için artık kesin 1 ve 0’lar yok… Belli olasılıkla 1 ve belli olasılıkla 0’dan oluşan qubitler var. Diyeceksiniz ki klasik bilgisayarlarda bit kavramının bir fiziksel karşılığı var; bir klasik bilgisayarın harddiskinde, bilgi yani 1 ve 0’lar bildiğimiz +/- yük şeklinde eşleştirilerek kaydedilip saklanıyor… Kuantum bilgisayarlar için qubit kavramının fiziksel karşılığını nerede bulacağız?!

    Cevap, kuantum fiziğini yaşadığımız yer olan atomda… Elektronların ‘spin’ denilen özelliğini kullanarak,

    YanıtlaSil

  45. bir elektronun herhangi bir zamandaki temsili dalga fonksiyonunun bu iki spin olasılığının bir kombinasyonu (süperpozisyonu) olarak temsil edebilmemiz bize Qubit dediğimiz kavram için fiziksel bir dayanak sağlamakta…



    Ve bu temel farklılık o kadar büyük bir rahatlık getiriyor ki… İnceleyelim:

    6 qubitlik bir sistem alalım.

    Klasik bir bilgisayar, sonuca ulaşmak için olası her rotayı tek tek denemek zorunda kalırken:

    YanıtlaSil

  46. Kuantum bilgisayar, aşama aşama bitirerek ilerler:



    Bu şekilde bakıldığında aradaki devasa işlem tasarrufu farkı daha iyi açığa çıkıyor… Tabii bir önemli nokta da şu:

    Kuantum bilgisayarın bize verdiği sonuç, olasılıksal bir sonuç… Başta da belirttiğim gibi her aşama birçok qubitin süperpozisyonu… Yani bilgisayarın verdiği sonuç olasılıksal. Örneğin son resimdeki son qubite bakarsak 1/5 olasılıkla [011101>, 2/5 olasılıkla [001010> çıkacağını söyleyebiliriz. Bu nedenle işlemin belirli sayıda daha tekrar edilmesi bir gereksinim… Ancak bu durum az önceki örnekte olduğu gibi elde edilen işlem kazancından çok bir şey eksiltmiyor.

    Hatta daha karmaşık işlemlerde kazanç o kadar büyük ki yüz yıllar seviyesinde zaman alacak bazı problemler günler/saatler seviyesine iniyor.

    Haliyle bu işlem gücünün getirdiği bazı önemli sonuçlar mevcut:

    YanıtlaSil

  47. Örneğin mevcut internet güvenlik sistemlerinin çoğunun dayandığı şifreleme sistemi şu temel prensip üzerinde işlemekte. p ve q asal sayılarsa ve A bunların çarpımlarından oluşuyorsa, yani:

    A=p.q ise A’nın küçük olduğu durumlarda p ve q’yu tahmin etmek çok kolay. A=6 ise p=2, q=3 (veya tersi)… Ancak A’nın çok çok büyük olduğu durumlarda onun iki asal çarpandan oluştuğunu bulabilmek (örneğin 300 basamaklı iki asal çarpandan oluştuğunu) imkansıza yakın bir işlem. Bu durum hem asal sayılar hakkındaki yetersiz bilgimizin hem de klasik bilgisayarların işlemci gücünün yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla web sitelerinin, internet bankacılığının vb. güvenliği bu ‘yetersizlik’ üzerine kurulu…

    Ancak kuantum bilgisayarları sayesinde bu durumun değişeceği kesin. Sebebi de bu asal çarpanların kuantum bilgisayarlar tarafından hızlıca bulunmasını sağlayacak bazı algoritmalar mevcut: Örneğin Shor Algoritması adı verilen yöntemle…

    Not: Bir sonraki yazıda bu algoritmadan ve quantum bilgisayarlarının olası kıldığı yeni şifreleme tekniklerinden bahsedeceğim. Özellikle Shor algoritması kendi başına bir yazı konusu çünkü anlatmak için önce biraz matematik anlatmak gerekecek.

    Bu noktada birkaç şeyin farkına varmak lazım:

    Kuantum bilgisayarlarının üstünlüğü özellikle belirli tarz problemlerde ortaya çıkıyor… Örneğin çok değişkenli optimizasyon problemlerinde.

    Prensipte günlük yaşam için bir tehlike oluşturduğunu asla düşünmüyorum… Tehlike şundan kaynaklanıyor, bu teknolojiyi geliştirenler arasında kim önde gidiyorsa bunu kötü amaçlı kullanmak konusunda geride kalanlara yönelik bir avantaj sağlamış olacak. Yoksa prensip olarak kuantum bilgisayarların mevcut şifreleme sistemlerini kolaylıkla kıracağı gibi kırılması imkansıza yakın yeni şifreleme tekniklerinin de önünü açacağı aşikar.

    Yani teknolojinin kendisinin getirdiği bir tehlike mevcut değil, bu teknolojiyi geliştirmede önde gidenlerin veya ele geçirenlerin elinde olacak inisiyatiften kaynaklı bir tehlike söz konusu.

    YanıtlaSil

  48. Şimdi bu işlemci gücünü yapay zeka üzerinde düşünün… Şu an satranç oynayan en güçlü program saniyede yüz milyonlarca hamle analiz edebiliyorsa, kuantum bilgisayarlarla beraber bu sayı trilyonlarla çarpılacak. Büyük veri analizi ile ilgili hemen her şey yeni bir anlam kazanabilir… Bundan borsa, şu an bile yapay zeka teknolojileri kullanan finans/sigorta şirketleri vs. hepsi dahil.

    Bu işlemci gücü ayrıca enerji tasarrufuna da imkan veriyor… Dünya da şu an her gün ~2.5 exabyte yani Türkçesi 5 milyon laptopu dolduracak veri üretiliyor… Her gün!.. Daha iyi veri depolamaya ve daha iyi işlemcilere ihtiyacımız olduğu kesin.

    Araştırırken benim dikkatimi çeken bir nokta da şu:

    Dikkat ederseniz bilgisayar teknolojisinin ilerleyişi yani bir harddiskin veriyi saklayış biçimi ve işlemci mantığı, fizik biliminin gelişimi ile paralellik gösteriyor. Bitlerin saklanışı +/- yüklere dayalı ve deterministik; Qubitlerin saklanışı, örneğin spin’lere dayalı ve olasılıksal. Biri klasik fiziğin diğeri kuantum fiziğinin araçlarını kullanıyor…

    İşte fizikte şu an sadece teori boyutunda çalıştığımız çok boyutlu evren modelleri String Theory, M-Theory gibi kuramların bir önemi de burada yatıyor… Günü gelecek bu çok boyutlu teorilerin sunduğu yeni fiziğin araçlarını kullanıp çok daha farklı ve güçlü bilgisayarlar da yapabileceğiz.

    Dünya gerçekten de yeni bir dönemin eşiğinde:

    Bir yandan IBM 1-2 yıla piyasaya sunulabilir kuantum bilgisayarlar üreteceğini açıklıyor: https://www.wired.com/2017/03/race-sell-true-quantum-computers-begins-really-exist/

    Bir yandan Google 2000 qubitlik yeni kuantum bilgisayarını (sırf araştırma amaçlı) ilan ediyor: https://www.nature.com/news/d-wave-upgrade-how-scientists-are-using-the-world-s-most-controversial-quantum-computer-1.21353

    Bu işlemci gücüne sahip yapay zeka programları belki şimdiden mevcut bile…

    Temel bilimlerde ve matematikte kim öndeyse geleceğin onun olduğu daha ne kadar açık olabilir bilemiyorum.

    Can Gürses / @canitti

    YanıtlaSil
  49. GENÇLİK ve MİLLÎ DEĞERLER
    15 Ekim 2013
    YAZAR : B. Cahit ÖZDEMİR bcahit@hotmail.com



    Gelişmiş ülkeler, nüfus artış hızının yavaşlaması ve ortalama yaşın yükselmesi ile beraber; nüfusun yaşlanması problemi ile karşı karşıyalar.

    Genç nüfusun nisbeti (15-24 yaş grubu); Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama yüzde 11,8, ABD’de ise yüzde 14 civarında bulunuyor. Bunda; mâneviyâtın gerilemesi ve maddîleşen hayat telâkkîsine bağlı olarak; aile müessesesinin çözülmesi, içtimâî dayanışmanın zayıflaması, gayr-i meşrû hayat tarzının yaygınlaşması… gibi menfî âmillerin rolü var. Bu ülkelerin bir kısmı, genç nüfus ihtiyaçlarını; kendi içtimâî yapılarına uygun gelecek tarzda, dışarıdan göç alarak ve bünyelerindeki yabancıları asimile ederek karşılama gayretindeler.

    Gelişen bir ülke için dinamik bir güç olan genç nüfus oranı; dünyadaki temâyül çerçevesinde, ülkemiz için de düşen bir seyir takip ediyor. Türkiye İstatistik Kurumunun tesbitlerine göre; 1980-2000 yılları arasında yüzde 20 seviyesinde olan bu nisbet, şu anda yüzde 16,6’yı gösteriyor. Gelecek için yapılan tahminlerde ise bunun 2023’te yüzde 15,1’e, 2050’de yüzde 13,7’ye, 2075’te ise yüzde 10,1’e gerileyeceği belirtiliyor.

    Avrupa İstatistik Ofisi’nin tesbitlerine göre; Avrupa Birliği ülkelerinde 40-45 olan yaş ortalaması, ülkemizde 29,7; yine Avrupa’da yüzde 5-6 arasında olan 80 yaş üzeri nüfus nisbeti bizde yüzde 1,4 seviyesinde bulunuyor. Okullarda tahsil gören çocuk ve gençlerimizin sayısı ise 20 milyonu aşmış durumda.

    Hâl böyle iken; nesillerimize ülkemizin geleceğini inşa etme şuuru kazandırılabiliyor mu?

    Yarınlarımızın teminatı olan genç nüfusumuzun eğitimi, ne nisbette bu mefkûre çerçevesinde yürütülebiliyor?

    Yetişen nesillerimiz, milletimizin değerleriyle ne ölçüde barışık? Çocukların tahsillerini plânlayan ebeveynlerde, bu husustaki hassasiyet ne seviyede?..

    Velhâsıl; gençliğimiz, has kul olma şuuruna sahip mi?

    Ne kadarı dîninin ve milletinin, ne kadarı nefsinin hizmeti derdinde; ne kadarı karanlık mihrakların âleti olmaya namzet; ne kadarı karanlık ve meçhul sokakların sâkini?..

    YanıtlaSil

  50. Allah Teâlâ -celle celâlühû-’nun yüce bir dâvâ ile mükellef kıldığı insanımızın, bu istikametten sapıp heder olması; en büyük kayıp, en dehşetli israf, en korkunç vâkıa; yetkililer için en büyük vebal ve mes‘ûliyet…

    Âlemlere Rahmet Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; Allah Teâlâ -celle celâlühû-’nun yüce ahlâkı ile ahlâklanıp, insanlara bütün fazîletler bakımından «en güzel örnek» olarak ihsan buyurulmuştur. Bu nebevî yani ilâhî ahlâkın; asr-ı saâdet cemiyeti ve onları teselsülen takip eden sonraki altın nesiller üzerindeki mûcizevî tesiri, bütün açıklığıyla gözler önündedir. Böylesine muhteşem örnekler, ufku aydınlatırken; bu nûra gönülleri kapalı olanlar, buhranlar içinde kıvranan zamanımız insanlığına, «âmâların fil tarifi misali», beyhûde saâdet reçeteleri yazıyorlar.

    İslâm âlemi bugün, bahis mevzuu marazî hâllerle mâlûl. Tarihe, eklediği altın sayfalarla şan veren milletimiz de bu garâbetten ârî değil. Uzun yıllardır; içtimâî bünyenin mayası olan mukaddesler, dünyevî (seküler) cereyanlarla sarsıldı.

    Nesillerin şekillendiği Millî Eğitim Teşkilâtı, verimlilik esasına göre değil, bir plân çerçevesinde, ideolojik tarzda yapılandırılmıştır. Bu müessese; mevcut kalıbın bozulması ve postun karşı tarafa kaptırılması vehmiyle, öteden beri değişik mihrakların pençe attığı, canhıraş kavgalara girdiği bir saha olmuştur. Daha yakın zamanlara kadar; «Kutlu Doğum Haftası» faaliyetlerine katılanlar, namaz kılan talebeler, din dersleri eğitimi verenler, dindar öğretmenler… bir kısım basın da kullanılarak suçlu gibi hedef gösterilip, soruşturmalara mâruz bırakılıyordu. Nitekim bakanlığın son müfredat tanziminde, seçmeli Kur’ân-ı Kerim ve siyer dersleri konulması, bu çevrelerden büyük tepki topladı. Ancak halkın irfanı yine doğruyu gösterdi; en fazla seçilenler bu dersler oldu.

    Hâlbuki; insanın, nebevî ahlâka sahip sâlih bir kul olarak yetişmesinden kime zarar gelir? Tarihe yön veren destanları, bu altın nesiller yazmadı mı? En dehşetli organize suç çetelerini, en eğitimli insanların idare ettiği ülkemizde; eğitimin, sadece kafasına bilgiler doldurulmuş gönlü boş insanlar yetiştirmek olmadığı ne zaman anlaşılacak? O boş gönüllerin yabancı hırslarla doldurulup, memleketin başına belâ kesilmesine karşı başka hangi çare var?..

    YanıtlaSil

  51. Kur’ân-ı Kerim’de insanın yaratılış hikmeti ile ilgili olarak;

    “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) buyurulur.

    Üstad Necip Fazıl da, sâlih bir kulluğun gereğini, «devrimciler»e de göndermede bulunarak, kazanılması gereken şuuru şöyle vurgular:

    Devrim odur ki, kalpten fânîliği devirsin;
    Yaşamaktan murad ne, hesâbını bildirsin.

    Mukaddeslerini bi-hakkın tanıyamayan ve yeteri kadar âhiret kaygısı olmayan nesiller, millet için bir âfet mesâbesindedir. Kendini anlatma dili olarak şiddeti benimseyen, müsâmaha ve şefkate yabancı kalan bu insanların milletle bağdaşması fevkalâde zordur.

    Dünya; doymaz iştihâlarına esir olmuş idareciler elinde, gittikçe barış ümidinden uzaklaşıyor. Âdil Osmanlı asırlarından sonra yüceltilen beşerî sistemlerle; hukukun gücü değil, güçlünün hukuku hükümfermâ oldu. İnsanlık yeniden ilâhî kaynaklı, bir rahmet iklimini hâkim kılacak dirilişe muhtaç. Bunu hasretle bekleyenlerin de, endişe ile ürperenlerin de gözleri ülkemizde. Hazret-i Ali -kerremallâhu vechehû-;

    “Çocuklarınızı bugünün şartlarına göre değil, onların yaşayacağı devrin şartlarına göre yetiştirin.” buyuruyor. Günümüzdeki mes‘ûliyet; gelecekte bu mukaddes dâvâyı omuzlayabilecek nesilleri; «Âsım’ın neslini yetiştirebilmektir; Halûk’un değil!»

    Ârif Nihat ASYA; titreyip kendine dönmesi, hüviyetine bürünmesi temennisiyle gençliğe şöyle sesleniyor:

    Yürü hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?
    Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

    Mesele; onları milletin değerleriyle teçhiz edebilmek; gönüllerini aşkla, şevkle tutuşturabilmektir.

    YanıtlaSil
  52. TESETTÜR-MAHREMİYET-TAKVÂ
    5 Kasım 2015
    YAZAR : Nurten Selma ÇEVİKOĞLU nurtencevikoglu@hotmail.com

    nurten_selma_cevikoglu_yuzakidergisi_kasım2015

    Çağdaş dünyada, müslüman kadın ve erkeklere yüklenen imaj; onların bedenî ve rûhî dünyalarında çok şeyi değiştirmiştir. Müslüman insanlar;

    «Siz müslümanlar şöylesiniz, böylesiniz!..» gibi olumsuz yakıştırmalardan kurtulmak için, kendi değerlerinden vazgeçerek farklı bir kimlik ortaya koymuşlardır. Zaman içinde müslümanlar önce savrularak sonra istenene dönüşerek maalesef o olumsuzlukların kurbanı olmuşlardır. Sonuç olarak kimlik yönüyle içi boşaltılmış, sadece görüntüye mahkûm olmuş sözde müslümanlar (!) türemiştir.

    Müslüman olarak; fikrinizde, yüreğinizde ve gönlünüzde inançlarınıza, değerlerinize uygun bir hayat şekliniz olmazsa; o zaman başkalarının size uygun gördüğü hayat tarzına râzı olur ve bu akışa karşı koyamazsınız. Hattâ gün gelir, bir vakitler o beğenmediğiniz yanlış akışa kapılıp gidersiniz. Bu sebeple zihnî ve fikrî uyanıklık şarttır. Müslümanlar olarak, senelerdir üzerimizde oynanan sinsî oyunların farkında olmak gerekiyor.

    Mü’minler kendi önem verdiklerini bir türlü hayatlarına koyma fırsatı bulamadan hep önlerine dayatılan sunî gündemlerle karşılaşmışlardır. O zaman şu soruları sormak gerekir:

    Müslümanlar olarak önceliklerimiz nelerdir? Bugün çok çeşitli olumsuzlukların yaşandığı, maddenin öncelendiği bir dünyada mü’minler olarak neleri kaybettik ve nasıl toparlanabiliriz? Müslümanların iç dinamiklerini kaybetmelerinin ve kimlik buhranı yaşamalarının sebepleri ve çareleri nelerdir?

    Asrımızda yoğun bir îman problemiyle muhatabız. Ne yazık ki dînin sağlaması modern hayat üzerinden yapılıyor. Modern hayat şimdiye kadar ne batıya ne de onu taklit eden insanlara huzur ve mutluluk sunamamıştır. İnsanların ahlâkî seviyelerindeki düşüş, her türlü hakka tecavüz, adâletsizlik, zulmün her çeşidi artık had safhadadır. Bu durum, insanî değerlerin ayaklar altına alındığını gösteriyor. Böylesi bir karmaşada mü’minlerin hâli ise yaşantı ve davranışlarıyla ayna gibi ortadadır. Hâlbuki bir zamanlar;

    YanıtlaSil

  53. «Mü’min mü’minin aynası» idi. Hâsılı modern hayat ve çağdaş hayat kültürü insanların ve mü’minlerin iflâhını kesmiş vaziyettedir.

    Bugün maddenin hayatın merkezine oturtulduğu bir dünyada, hep dış âlem yani zâhirî görüntü ön plândadır. Bu yanlışı hiç sorgulamadan alıp, benimseyip hayatına koyan müslümanlar; maalesef zaman içinde güzel hasletlerini bir bir kaybettiler. Meselâ gösteriş tüketimi, kardeşlik şuurumuzu zayıflattı. Tüketimi hedef alan hayat, inanç değerlerimizi aşındırdı. Kadınların resmî dairelerde çalışması, ailede rollerin değişmesi, annenin çocuklarına vakit ayıramaması ve onlara tam da dîni prensiplerin benimsetileceği yaşlarda annenin işyerinde bulunması, pek çok problemin ortaya çıkmasına sebep oldu.

    Bu hengâmede mü’minlerin doğru fikirlerini bozmak adına her türlü fırsat değerlendirildi. İnsanlarımıza hep dış güzellikler telkin edildi; iç âlemler dikkat ardı edildi, önemsenmedi, beslenmedi, ihmal edildi. Gerçek şu ki, medya tahrip etmek istediği şeyleri «estetik zevk» diye ortaya dökerek konuyu çocuk oyuncaklarına kadar indirerek her hususta âdeta bir «estetik terörü» oluşturdu. Yanlış «rol-model»ler insanlara altın tepsiler içerisinde takdim edildi. Oysaki yeni nesillere daha doğru, fazîletli, erdemli bir hayat yaşayan İslâm büyükleri «rol-model» yapılmalıydı. Bizler bizi biz yapan kendi dinamiklerimize tutunmalı, var olana sahip çıkmalıydık ve çıkmalıyız da.

    Müslüman; kendi değerleriyle hayatın içinde olurken, mutlaka öncelikleri olmalı ve ne pahasına olursa olsun önceliklerinden vazgeçmemelidir. O; vakarıyla önüne dayatılan sunî gündemlere değil, kendine has gündemi kendisi belirleyebilme kararlılığında olmalıdır. Kendisini küçük görenlere, hor bakanlara aldırmadan ve kendisine yakıştırılanlara aldanmadan yoluna devam etmelidir.

    Bu çerçevede, sanki aşağılık kompleksine kapılmışçasına günümüzde müslüman hanımlar; çevrelerinde başörtülü hanımlara ait farklı bir alan oluşturma gerekçesiyle; «Şimdiye kadar annelerimizin giydikleri giyim tarzını terk edelim daha modern bir giyim tarzı oluşturalım.» fikrine kapıldılar. Fakat zaman gösterdi ki; bu hususta bir farkındalık oluşturalım derken, bizzat kendileri bu değişimden etkilendiler. Bu fikirde olanlar; kıyafetleriyle, imajı ön plâna çıkararak gelenekçi tavır sergileyenlerden farklı bir şekil çizerken, bu sefer dînî önceliklerini kaybettiler. Tesettürler sadece başörtüsü olarak görülmeye başlandı. Sonraları başörtülü hanımlar, başörtüsüz kadınlara benzeme gayretine girdiler. İşleyen süreç içinde ruhlar da beslenmeyince, maalesef müslüman hanımların içleri boşaldı ve onlar da hızla akan menfî hayattan fazlasıyla nasiplendiler. Hâlbuki başörtünün temsil ettiği ulvî gaye ve inanç her şeyin fevkindeydi. Bugün yalnızca başörtüsüne indirgenen, aslında kadının dış görüntüsünü tümüyle kapsayan tesettür; Hazret-i Allâh’ın emridir (el-Ahzâb, 59 / en-Nûr, 31) ve bu kutsî hüküm Rabbin rızâsı için yapılır. «İnsanlar tarafından fark edilelim.» diye; «Biz klâsik örtülü hanımlardan daha değişik ve daha süslü olalım.» diye yapılmaz.

    YanıtlaSil

  54. Bugün tesettürü sadece başörtüsü olarak gören gençler, ne yazık ki; diğer çağdaşlar gibi erkek arkadaş edinmekte, gece geç saatlere kadar dışarıda kalabilmekte, facebooklarda mahrem resimlerini paylaşabilmekte, karşı cinsten tanımadığı kişilerle saatlerce chatleşmekte bir sakınca görmemekteler. Ve bu gençler yasaklanmamış alanlarda, yasakçı zihniyetlerin onlara takdim ettiği her yanlışı fütursuzca işlemekteler.

    Tesettürün içini boşaltmak için şer mihraklar otuz seneyi geçkin zamandır uğraşıyorlar. Bu iş; tesettür defileleri, başörtüsü reklâmları ile başlamıştır. Başörtülü hanımların dînî muhtevâ kapsamındaki kıyafetleri bugün; «takvâ» erdeminin dışına çıkıp «israf» ve «gösteriş»e yönelmiştir. Altta daracık kot pantolon, üstünde vücut hatlarını tümüyle ortaya koyan yapışık bluzlar (giyinik çıplaklar), yüzde makyaj ve başta başörtüsü ile her türlü tahrike açık, örtünme gayesinin dışına çıkmış bu gençler, acaba tesettüre uygun giyindiklerini mi sanıyorlar? Böyle düşünmek için, ancak İslâm’ı ayaklar altına almak gerektir. İslâm’ın tesettür anlayışı kesinlikle bu değildir!

    Bu hususta İslâm büyükleri ve âlimler;

    “Tesettürler, «Bak bana!» dememelidir.” diyorlar. Çağdaşlıkla kol kola gezen böylesi bayanlar İslâm’ı kendi kafalarına göre yorumlama yanlışlığına düşüyorlar. Bunlar âhiret hayatından değil, adına modern dünya denilen bugünkü hayat tarzından hareket ediyorlar. Ne yazık ki bu hanımlar, toplumdaki mü’mine hanımefendi nezâhetini ve saygınlığını kaybettirdiler. Yine bu bayanlar; «Ye kürküm ye!» misali dış görünüşlerini allayıp pullayıp birilerinin yanlış amaçlarına hizmet ediyorlar. Ve sonunda bu modern görünümlü, tesettürü sadece ufacık bir başörtüsüne indirgeyen bayanlar; müslümanların en ehemmiyet verdiği mahremiyet değerlerini altüst ettiler. Bu tablo, hakikaten hazin bir tablodur.

    Eskiden kıyafetler daha sade ve mütevâzı olup fıtrata uygundu. Erkekler bugün olduğu gibi kadınlaşmaz, kadınlar da erkekleşmezdi. Çünkü o zamanlarda zihinler sade, davranışlar mütevâzı idi. Yürekler ve gönüller huzurluydu. Şimdilerde fikirlerde, kafalarda, hareketlerde ve ruhlarda bir karmaşa var. Bu karmaşa «moda» ismiyle kıyafetlere yansıdı. Moda adı altında her türlü ahlâksızlık, medya vasıtasıyla son derece sevimli ve teşvikkâr bir tarzda insanlara sunulmakta! Tesettür reklâmlarıyla piyasaya takdim edilen yüzleri, gözleri, tırnakları boyalı, son derece alımlı bayanların giydikleri giysilerin İslâmî ölçülerle uzaktan yakından alâkası yoktur. Anlaşılacağı üzere her şey gösterişe ve göze hitap etmekte. Sözde dindar hanımların da (!) bunları seyrede seyrede; beyinleri, zihinleri yıkanıyor. Nefse hitap eden ama değerlerimize hiç mi hiç hitap etmeyen bu kıyafetler önce yadırganıyor, sonra da; «Neden olmasın?» deniyor. Neticede kadının mahremiyeti sıfırlanıyor. Müslümanlar olarak bunların yanlış olduğunu konuşmak hususunda dahî hemfikir olamıyoruz.

    YanıtlaSil

  55. Müslüman hanımların giysileriyle oynayan modacılar yıllarca yaptıkları tahribatlarla yetinmeyip;

    «Şayet modern olmak istiyorsanız şunları şunları da yapmalısınız!», «Hattâ başınızdakini de çıkarmalısınız!» telkinlerinde bulundular. Başörtülü kesim de yaftalanmamak için; gerici, yobaz, tutucu ve muhafazakâr olmamak için, onlar ne diyorsa yaptılar. Hattâ fazlasını da esirgemediler ve neticede kaybettiler. Maalesef bir zamanların pür tesettür, saygın müslüman hanımefendilerin de isimlerini düşürdüler, zedelediler.

    Hayatlarında Hazret-i Allah -celle celâlühû-’nun emirlerini ve takvâyı değil; kadın olarak görüntüyü önceleyen bu sözde başörtülü (!) bayanlar, toplumda aşağılanmamak, geri plâna itilmemek için son senelerde artık marka giyinmeye ve marka eşarp takmaya başladılar. Böyleleri için eşarp, kaliteli bir giyimin tamamlayıcı unsuru olarak tıpkı aksesuar gibi görüldü. Bu arada reklâmı yapılan markalı giysileri giyenler, süreç içinde farkında olmadan o ürünleri giyenlerin dünyasıyla hemhâl oldular. Yanı sıra böyleleri, meslek ve makamlarını da kartvizit gibi hep öne çıkardılar. Altlarındaki son model arabalarla «israfın haram olduğu» hükmüne de itibar etmediler. Sonunda müslüman kimlikler; markayla, gösterişle tüketim kültürüne teslim edildi.

    Geçmişte sahâbe efendilerimiz, şüphelilere dahî yaklaşmazken, şimdikiler;

    “Haramları nasıl helâl gösteririz?” derdine düştüler. Bilinmelidir ki, Müslümanlığın önceliği dindir. Din hayatın kıyısında değil tam da merkezindedir. Doğrusu gençler ve toplum adına endişeliyiz. Bu kadar yanlışlığın hâkim olduğu bir dünyada; popüler kültür, insanı derinden etkiliyor. İnsan rûhunu besleyen kanalların yetersizliği, her esen değişim rüzgârından etkilenme, insanları gaflete düşürüyor. Aynı zamanda bu unsurların sürekli devam etmesi, insanı tefekkürden uzaklaştırarak şuurlanmasını engelliyor.

    Eski nesilde «takvâ» hâkimken yeni kuşakta «fetvâ» hâkimdir. Geçmişte değer taşıyan fazîletli erdemlerimiz günümüzde süflî ve kirli davranışlara yerini bırakmış vaziyettedir. Eskiden insanlar kimlik ve kıyafetlerinden çok; iyilik ve dînî güzellikleriyle öne çıkarken, bugün insanlar sahip oldukları meslekî-kariyer kimlikleriyle, dikkat çekici özel-güzel-etkili markalı kıyafetleriyle öne çıkıyorlar. Gerçekten bu gidiş müstakîm bir yola çıkmıyor. Silkinip toparlanmanın vakti geldi de geçiyor bile.

    YanıtlaSil

  56. Biz de diyoruz ki; artık müslümanlar olarak uyanmalı ve şuurlanmalıyız. Çağdaş olma hatırına müslüman kimliğimizi yitirmemeliyiz. Modern hayatta; gösteriş, âlâyiş, süs-püs gibi şeylere itibar etme sanki bugün ruhlara girmiş ur gibidir. Modern insanlar, şimdiye kadar «takvâ» kavramını müslümanların gündeminden çıkarmak için ellerinden geleni yaptılar. Çağdaş düşüncede, kadın; görüntüsüyle, gösterişiyle devamlı görünürde ve gündemde olmalıdır. Takvâda ise kadın görünürde ve göz önünde bulunmaz. Takvâ ile yüce Yaratıcı’ya yaklaşılarak O’nun dostluğunu kazanmak hedeftir. Gösteriş ile yalnızca insanların sahte dostluğuna erişilir. Takvâya ulaşmak; yüce Hak katında en makbul olan hâldir, hiçbir şeye değişilmez. Kılık-kıyafette, amellerde, ibâdetlerde takvânın öncelendiği nice güzel günlere ulaşmak temennîsiyle…

    YanıtlaSil
  57. GENÇLERİMİZİ EĞİTMEK
    15 Ekim 2016
    YAZAR : H. Kübra ERGİN hkubraergin@hotmail.com

    h_k_ergin-SAYI140
    İnsanı bir damla sudan yaratan Rabbi; ona yaşamayı isteyen bir nefis, düşünmeyi isteyen bir akıl, hissetmeyi isteyen bir kalp ve idrak etmek isteyen bir ruh vermiştir. Elbette keremi bol Mevlâ’mız insana bu mânevî ihtiyaçlarına uygun mânevî gıdalar da var etmiştir. Nefsine tecrübe edeceği çeşitli hâdiseler, aklına düşünüp fehmedecek ilimler, kalbine çeşitli hisleri tanıyacağı hâller, rûhuna idrak edeceği mücerred kavramlar yaratmıştır.

    Rabbi insanı bu dünyada âdeta çok yönlü bir eğitim, terbiye ve imtihanlardan geçirerek yetiştirmektedir. Bu serüvenin nihaî maksadı ise, mâneviyatımızın bütün bu tecrübelerle olgunlaşıp gelişmesi neticesinde Rabbinin yüceliğini idrak etmemiz ve böylece güzel bir kul olmamızdır.

    Peygamberler insanlığın muallimleridir. Allah Teâlâ ilk insanı peygamberlik vazifesiyle göndermiş, yarattığı günden beri insanoğlunu eğitimsiz ve rehbersiz bırakmamıştır.

    Allah -Zülcelâl- bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

    “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 164)

    Çünkü Rabbimiz insana, diğer mahlûkāta vermiş olduğu mânevî kabiliyetlerin her birinden bir nümune vererek bizi âdeta âlemin gözbebeği gibi yaratmıştır. O gözbebeğinin basîret nûru ise, peygamberlerin getirdiği vahiy ve hikmettir. Başta peygamberler olmak üzere mânevî rehberler, insana «insan» olmanın yolunu gösterir.

    İşte insanların birbirine halef olarak dünyaya gelip cemiyetler oluşturmaları, ilim, irfan mektepleri teşekkül ettirmeleri de insanın akıl ve gönül dünyasının zenginleşmesine vesiledir. En büyük muallim ve mürebbî olarak Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yetiştirdiği nesiller; insanlık tarihinin akışını değiştirmiş, insanlığı saplandıkları bataktan kurtarıp yüce ufuklara yönlendirmiştir. Biz de, âhirette hesabı sorulacak bir emânet olan evlâtlarımızı yetiştirirken, mutlaka Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in insan yetiştirme usûlünden ders almalıyız.

    YanıtlaSil

  58. Peygamber Efendimiz’in çocuk eğitimiyle ilgili sünnetine baktığımızda, her bir insanın kabiliyetine uygun vazifeler yükleyerek mes‘ûliyet duygusunun gelişmesine büyük önem verdiğini görüyoruz. Başta küçük yaştan beri Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terbiyesi altında yetişmiş olan Hazret-i Ali -kerremallâhu vechehû- olmak üzere, gençleri eğitip yetiştirdikten sonra her birine liyakatine uygun vazifeler vermiştir.

    Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, İslâm dâvâsındaki samimî gayretinin mükâfatı olarak, yüreği temiz gençleri meylettirerek yardım etmiştir. O zamanın en istîdatlı gençlerini güzelce yetiştirip, kabiliyetlerinden İslâmî hizmetlerde faydalanmayı nasip etmiştir.

    Dünyadaki bütün medeniyetler; kalbi henüz dünya hırslarıyla katılaşmamış, kendilerine anlatılanları can kulağıyla dinleyen, öğrenen ve samimiyetle inanan gençlerin fedâkârca hizmetleri sayesinde yükselmiştir. Çünkü gençlik döneminde, insanın aklı ve gönlü yeni bir habere açıktır; yaşlılıktaki gibi o zamana kadar görüp alıştığı düşünce biçimine saplanmış değildir.

    Beden ve ruh gücünün zirvesinde olan gençlerin zekâsı parlaktır ve hâdiselere yeni bir açıdan bakabilecek esnekliğe sahiptirler. En önemlisi de gençlerin duyguları coşkundur, kalbi yumuşak toprak gibi hangi sevgiler ve inançlar ekilirse onu yeşertmeye elverişlidir. Bu sebeple, gençler kendilerine bir gaye gösterilirse bütün varlıklarını o gayeye adamaya uygun yapıdadır.

    Bugün batılı pedagogların da kabul ettiği bir gerçek var; çocuklarından beklenti içinde olan anne-babaların çocukları daha iyi yetişiyor. Yapılan araştırmalara göre anne-baba çocuğa bir vazife verip başarmasını beklediği zaman, çocuk da kendisinde bunu başarma gücünü buluyor. Ama vazife vermemek; «Sen yapamazsın!» demenin diğer şekli oluyor.

    Bu sebeple çocukları pek de çocuk yerine koymamak gerekiyor. Onlar belki henüz küçükler ama küçük görülmemeliler. Onlara vazife verip sonra; «Aferin!» demek, onların rûhunu besliyor. Zamanımızda çocuklar, anne-babalarının onlara bir vazife vermemesi yüzünden puan ve aferin ihtiyaçlarını sanal oyunlarda gidermeye çalışıyor. Sanal âlemde aldığı sahte başarılarla kendini avutuyor.

    YanıtlaSil

  59. Peygamberimiz; gençlere değer verilmeyen, cahil ve tecrübesiz ayak takımı muamelesine tâbî tutulan bir devirde onlara büyük değer vermiş, istişâre meclislerinde görüşlerini dinlemiştir. Hem de Selmân -radıyallâhu anh- gibi yabancı kökenli bir âzadlı kölenin teklif ettiği savaş tekniğini uygulayarak onları her sahada görüş beyan etmeye teşvik etmiştir. Gençleri yok saymayıp, küçük görmeyip vazifeler vermesi, onları da kendilerini yetiştirmeye; vazifesini hakkıyla yerine getirmeye ve Allah Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-’ı mahcup etmemek için gayret etmeye sevk etmiştir.

    Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayatına baktığımızda; O’nun Mekke devrinde Dâru’l-Erkam’da gençleri Kur’ân-ı Kerim’le yetiştirerek tebliğ ve irşad faaliyetlerinde görevlendirdiğini görüyoruz. Medine’ye muallim olarak gönderdiği Mus‘ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, O’nun yetiştirdiği gençlerdendir. Zengin bir ailenin oğlu olan Mus‘ab; yakışıklılığı ve iyi giyimiyle dikkat çeken bir delikanlıyken, bütün dünyevî imkânları elinin tersiyle itip kendisini İslâm’ı tebliğe adamıştır.

    Peygamberimiz’in yetiştirdiği gençler arasında; Kureyş’in zengin çocukları olduğu gibi, Abdullah İbn-i Mes‘ud -radıyallâhu anh- gibi, fakir çoban delikanlılar da vardır. Ama o fakir çoban, ilimle yoğrularak İslâm fıkhının sayılı sîmâlarından biri olacaktır.

    Allah Rasûlü’nün yetiştirdiği gençler saymakla bitmez. Bilhassa Medine devrinde yetiştirdiği suffa ashâbını; hem irşad faaliyetlerinde, hem de orduda ve memuriyetlerde vazifelendirmiştir.

    Allah Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-’ın insan terbiyesinde de her bir insanı kendi kabiliyetine göre yetiştirme esası dikkat çeker. Hem de hiçbirinin kökenine, toplumdaki statüsüne, soy ve asâletine bakmadan, ayrımcılık yapmadan…

    Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; âzadlı kölesi Zeyd bin Hârise ve onun oğlu Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anhümâ-’yı çekinmeden ordu komutanı yapmıştır. Çünkü onlar buna istîdatlıydı.

    Peygamber Efendimiz’i örnek alan sahâbe-i kiram hazretleri, kölelerine ilim öğretir ve âzâd ederlerdi. Bize ulaşan birçok hadîs-i şerîfin senedlerinde sahâbe âlimlerinin âzadlılarının adı geçer.

    YanıtlaSil

  60. İslâm medeniyeti, ilk döneminden itibaren büyük ölçüde gençlerin omuzlarında yükseldi. Esasen erkek çocukların yaratılışı; kendilerinde bulunan özellikleri zirveye çıkarıncaya kadar, kendini çeşitli sahalarda denemeye elverişli, deneyimci, hattâ maceracı bir kişilik özelliğine meyillidir. Allah -Zülcelâl- erkek fıtratına; alelâde günlük işleri yapmakla tatmin olmayan, büyük işler başarmak isteyen bir kahramanlık rûhu koymuştur. Bu rûha Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle fütüvvet rûhu diyebiliriz.

    Fütüvvet; yiğitlik, cömertlik, yüce gönüllülük, asil ahlâka sahip olmak mânâsında bir terimdir ki tasavvuf tarihinde bir dönem, İslâmî kuralları sadece şeklen değil yüksek ahlâk ve karakter özellikleri ile hayata geçirmenin de adı olmuştur.

    Abbâsîler devrinde; ticaret sayesinde zenginleşen şehirlerin gençlerinde yozlaşma ve günahlara meyletme hâli görülünce, tasavvuf ehli fütüvvet teşkilâtıyla onları doğruluğa, yiğitliğe, kahramanlığa çağırmıştır. Moğol ve haçlı seferlerinin önünde hallaç pamuğu gibi savrulan ümmeti, tekrar dirilişe kavuşturan ise fütüvvet teşkilâtının Anadolu’daki kolu olan Ahîlik Teşkilâtı olmuştur.

    Anadolu’nun İslâmlaşması sürecinde savaşların yetim bıraktığı çocuk ve gençlerin ıslahı için Ahîler çok mühim bir vazife icrâ etmişlerdir. Bu gençleri; tasavvuf ehli ustaların yanına çırak verip yetiştirerek meslek sahibi yapmışlar, bu arada da Ahî dergâhlarında dînî, ahlâkî eğitim ve terbiye vermişlerdir.

    Her oğlan çocuğu bir şeyleri herkesten daha iyi yaparak kendini ispatlamak, âdeta bir kahraman olmak ve neticede de cemiyete faydalı olup takdir görmek isteği duyar. Eğitim sistemi ona bu fırsatı vermezse rûhunun arzuladığı heyecanı yaşayamaz, mutlu ve mutmain olmaz.

    İtiraf edelim; ciddî bir eğitim başarısızlığı problemimiz var ve bunu çözmek istiyorsak, meselenin derinliklerine kadar inmemiz şarttır. Bugün eğitim sistemimiz karma olmanın getirdiği problemlerin yanında erkek fıtratına uygun olmayan bir sistemdir. Erkek çocuklarımız kahraman olma açlığını, ekrana kan sıçratan internet oyunları oynayıp oyalanarak gidermek zorunda kalmaktadır. Oysa ümmetin gerçek kahramanlara en çok ihtiyaç duyduğu çağdayız.

    YanıtlaSil

  61. Eğitim öğretim hayatını erkek çocukların temel motivasyonlarına uygun düzenlesek, onlardaki tabiî merakı ve maceracı rûhu harekete geçirsek, onlarda bulunan gizli kabiliyetleri inkişaf ettirebiliriz. Gerçekten de erkek çocuklar; sevdikleri, ilgi duydukları, kullanış sahası olan, onların bir ihtiyacını gideren ya da tesirlerini artıran bilgiyi öğrenmek için içten bir gayretle çabalamaktadırlar. Öyleyse eğitimcilerin yapması gereken ilk iş; bir bilgiyi çocuğa ihtiyaç ve merak unsuru olarak göstermek olmalıdır.

    Erkek çocuklarının temel bir motivasyonu da üstünlük duygusunu yaşamaktır. Bu sebeple bir şeyi keşfettiklerini, yapabildiklerini, ortaya bir iş çıkardıklarını aile büyüklerine göstermeye çalışırlar. Aslında bu ipucu bütün bir eğitim hayatı boyunca göz önünde bulundurulsa başarı oranını hayli yükseltecektir.

    Kısacası bugün maarif sistemimizi, insan tabiatını eğip bükerek memur ve eleman yetiştiren bir eğitim sistemi olarak değil; âlimler, kahramanlar, dâhîler, dürüst ve iyi insanlar yetiştiren bir ilim-irfan ve terbiye ocağı olarak yeniden şekillendirmemiz gerekmektedir.

    YanıtlaSil



  62. Verileri kuantum mekaniğine göre işleyen ve ileten bilgisayarlara kuantum bilgisayarı adı verilir. Kuantum hesaplamalarını bilgisayarda kullanma fikri 80’li yılların sonunda Yuri Manin ve Richard Feynman tarafından birbirinden bağımsız şekilde ortaya atıldı. O zamandan beri bir kuantum bilgisayarı oluşturmak için muazzam çalışmalar yapıldı. Lakin yapılan bir sürü büyük araştırmaya rağmen günümüzde kuantum bilgisayarı hala varsayımsal bir cihaz ve gelişimi kuantum teorisinin gelişimi ile doğru orantılı.

    Günümüze kadar çok karmaşık olmayan algoritmalalarla deneyler oluşturulmuştur. Şimdi biraz kuantum bilgisayarı nedir açıklamaya çalışalım. Bir kuantum bilgisayar ile normal bir bilgisayarı ayıran en önemli fark bilgi depolama şeklidir. Transistörler ve silikon yongalar kullanan klasik bilgisayarlarda, bilgiyi işlemek için ikili kod kullanılır. Bitin iki temel durumu olduğunu biliyoruz – sıfır ve bir. Bir bit sadece bu durumlardan birinde olabilir. Bir kuantum bilgisayar gelince, olay süperpozisyon ilkesine dayanır ve bit yerine kubit olarak adlandırılan kuantum bitleri kullanılır.



    Qubit nedir

    Kubit’in normal bitler gibi iki temel durumu vardır: sıfır ve bir. Bununla birlikte, süperpozisyon nedeniyle kubit bunları birleştirerek elde edilen değerleri alabilir ve aynı anda bütün bu hallerde olabilir. Bu, kuantum hesaplamalarındaki paralellikten kaynaklanır yani sistemin tüm durumlarını değiştirmeye ihtiyacı yoktur. Buna ek olarak, sistemin tam durumunu tanımlamak için bir kuantum bilgisayarının büyük bilgisayar gücüne ve RAM’e ihtiyacı yoktur çünkü 100 parçacık sistemini hesaplamak için trilyon trilyon bit yerine 100 kubit yeterlidir.

    Aynı zamanda, bir kuantum bilgisayarda belirli bir kubitin durumunun değiştirilmesinin diğer parçacıkların durumunda bir değişime yol açtığını da belirtmek gerekir ki bu da kuantum bilgisayarını sıradan bir bilgisayardan ayıran bir özelliktir.



    Kuantum Bilgisayarı nasıl çalışır

    Kuantum bilgisayarın çalışma prensibi, 1995’de İngiliz teorik fizikçi David Deutsch tarafından önerildi; David Deutsch, kuantum düzeyinde herhangi bir hesaplama yapabilen bir zincir oluşturdu. Oluşturduğu şemaya göre önce bir kubit topluluğu alınır ve ilk parametreler kaydedilir. Ardından gerekli dönüşümler mantıksal işlemler kullanılarak gerçekleştirilir ve bilgisayar çıktısının sonucu olan değerler yazılır. Kubitler iletim görevinde yer alırlar, mantıksal bloklar ise dönüşümleri gerçekleştirirler.



    Bilim adamlarına göre, kuantum bilgisayarlar mevcut bilgisayarlardan milyonlarca kat daha güçlü olacak. Şu an için, bir kuantum bilgisayarın çalışması için en temel algoritmalar tanımlanmış ve hatta özel programlama dilleri geliştirilmektedir. Cisco Systems araştırmacılarının tahminlerine göre, tam teşekküllü çalışan bir kuantum bilgisayar, önümüzdeki on yılın ortalarında karşımıza çıkacak. Bu alandaki lider ülke ise Japonya. Araştırmaların tamamının% 70’inden fazlası bu ülkede yapılm

    YanıtlaSil
  63. Kuantum bilgisayarlar bugün internette kullanılan bütün şifreleri kıracak ve gözetlenmesi imkansız olan kuantum interneti kuracak. Google’a bağlı D-Wave şirketi de kendi geliştirdiği Vezüv serisinin gerçek kuantum bilgisayar olduğunu söylüyor. Peki kuantum bilgisayarları nasıl programlayacak ve onlarla hangi problemleri daha hızlı çözeceksiniz? Birlikte görelim.

    KUANTUM BILGISAYAR NASIL PROGRAMLANIR?

    Öncelikle Bilgi ve Bahçeşehir üniversitesindeki öğrencilerime, “Kodlama yetmez. Aynı zamanda algoritmalı; yani yaratıcı düşünmeyi öğrenin” diyorum. Yoksa robotlar yüzünden işsiz kalır veya en iyi ihtimalle teknoloji dünyasının ara elemanı olarak sınırlı bir kariyer yaparsınız.

    Öte yandan, devletler de bugün internette kullanılan bütün şifreleri kırarak herkesi gözetlemek ve istihbarat dünyasının hakimi olmak istiyorlar. Öyle ki ilk kullanışlı kuantum bilgisayarı geliştiren ülke bilgi ekonomisinin de kralı olacak. Nitekim Çin geçen yıl uzaya kuantum internet uydusu göndererek rakiplerinin önüne geçti.

    Sonuçta kuantum fiziğinin dolanıklık özelliğiyle çalışan kuantum bilgisayarları hacklemek ve içindeki şifreleri kırmak bildiğimiz kadarıyla imkansız. Elbette kuantum interneti gözetlemek de imkansız. Öyleyse kuantum bilgisayarları nasıl programlayacağınızı görelim ve bunu öğrenmek için de D-Wave şirketinin geliştirdiği Vezüv 2 kuantum bilgisayarla başlayalım.

    İlgili yazı: Gerçek Adem: ilk insan ne zaman yaşadı?

    YanıtlaSil

  64. D-WAVE SORUNU

    Google tarafından satın alınan D-Wave şirketi, 2012 yılından beri Vezüv serisi kuantum bilgisayarlar geliştirdiğini öne sürüyor. Buna karşın fizikçiler, elektron halkalama denilen özel bir teknikle çalışan Vezüv serisinin aslında kuantum bilgisayar olmadığını; D-Wave’in en iyi ihtimalle kendini kandırdığını söylüyor.

    D-Wave de bu itirazları gidermek için son 4 yıldır sadece kuantum bilgisayarlarla hızlı çözülebilecek matematik problemleri bulmaya çalışıyor. Bunları normal bilgisayar sistemlerinden daha hızlı çözerek Vezüv 2’nin kuantum bilgisayar olarak çalıştığını kanıtlamak istiyor. Nitekim son olarak doğada görülen kuantum sistemlerinin çok detaylı bir simülasyonunu yaptı.

    PEKI BAŞARDI MI?

    Bunun için önce matematik dünyasında ne tür problemler olduğunu görelim ve bunları zorluk derecesine göre sınıflandıralım. Sonra da hangi problemlerin kuantum bilgisayarla daha hızlı çözülebileceğini görelim. Böylece kuantum bilgisayarları programlamak için gereken temel bilgilere sahip olalım.

    YanıtlaSil

  65. ZOR PROBLEMLERIN KISA REHBERI

    Bir matematik problemini çözmek ne kadar zor olabilir? Bilgisayar bilimciler yeni yazılımlar geliştirmek için işe bu sorudan başlıyor ve problemleri zorluk derecelerine ayırıyor. Bu bağlamda minimum bellek kullanarak en kısa sürede çözülen problemler, en basit problemler olarak kabul ediliyor.

    Örneğin 123.456.789.001 gibi büyük bir sayıyı ele alalım. Bu sadece kendine ve 1’e bölünebilen bir asal sayı mıdır? Nitekim Bitcoin cüzdanları, akıllı kontratlar ve hashler söz konusu olduğunda şifrelemeyi asal sayılarla yapıyoruz. Hesabınızı hacklemek isteyenler de şifrenizi kırıp bu asal sayıları ele geçirmeye çalışıyor. Bu bağlamda 123.456.789.001 bir asal sayı değildir.

    BÖL VE YÖNET

    Bu tür problemleri çözmek için problemi algoritmalarla küçük parçalara ayırıyoruz. Örneğin bu sayının asal çarpanları nedir? Mesela 18 sayısını 2 x 33 olarak yazabiliriz. Ancak bu şimdilik sadece teorik açıdan mümkün; çünkü büyük sayıları hızla asal sayılarına ayıracak bir algoritma yok.

    İlgili yazı: Düz Dünya Teorisini Çürüten 12 Kanıt

    YanıtlaSil

  66. DAHA DOĞRUSU VAR DA

    Biz kullanamıyoruz. Bunun nedeni elinizdeki laptop veya NSA’deki süper bilgisayarlar gibi sistemlerin seri çalışması; yani bunlar problemleri yukarıdaki gibi parçalarına ayırdıktan sonra sırayla çözüyorlar. Oysa kuantum bilgisayarlar tümüyle paralel çalışıyor ve problemi 1 milyon parçaya da ayırsalar, bütün parçaları aynı anda çözüyorlar.

    Kısacası kuantum bilgisayarlar işlemcileri daha hızlı olduğu için değil, kuantum fiziğinin özellikleri sayesinde daha hızlı işlem yapabildikleri için daha hızlı çalışıyorlar! Demek ki kuantum bilgisayarlar sadece bazı problemleri klasik bilgisayarlardan daha hızlı çözebilirler.

    Öte yandan, klasik bilgisayarların kuantum bilgisayarlardan daha hızlı çözdüğü problemler de var. Bu durumda kuantum bilgisayarları, insanlığın başlıca sorunlarını çözecek sihirli joker kartı olarak görmememiz gerekiyor.

    İlgili yazı: Kodlama İçin En Gerekli 16 Programlama Dili

    YanıtlaSil

  67. KUANTUM BILGISAYAR HANGI ALANDA GÜÇLÜ?

    Bir kere internette bugün kullanılan bütün standart şifreleri kıracak ve gözetlenemeyen internet kuracaklar. Dahası kuantum bilgisayarları hacklemek imkansız olacak ve kuantum şifreleri kırmak da pratik olmayacak.

    Şimdi blockchain, kriptoparalar ve diğer dijital dağıtık hesap defterlerini kuantum bilgisayarla şifrelediğinizi düşünün. Bu da özgür internet meshnet teknolojisini destekleyen P2P internet bağlantısıyla gerçekleşsin.

    Öyle ki sunucu ve istemci kullanmayan dağıtık kripto-internetimiz (kriptonet) olsun. Dahası bu sistem kuantum yapay zeka ile çalışan bir kuantum blockchain ile işletilsin. İşte 20 yıl içinde gittiğimiz dünya bu. Kodlama seven herkesin, bütün yazılımcılar ve bilgisayar programcılarının bu dünyaya hazırlanması gerekiyor.

    MATEMATIKTE 7 ZORLUK DERECESI

    Matematikte 7 zorluk derecesini polinom süresi, deterministik olmayan polinom süresi, polinom hiyerarşisi, polinom uzayı, sınırlı hata kuantum polinom süresi, üstel süre ve sınırlı hata olasılıklı polinom süresi olarak sıralayabiliriz. Bunları kısaca görelim:

    İlgili yazı: Dünyanın Derinliklerinde Yeraltı Okyanusu Bulundu

    YanıtlaSil

  68. 1. POLINOM SÜRESI (P)

    Kısa açıklaması: Klasik bilgisayarların kolayca çözebileceği bütün problemler.

    Uzun açıklaması: P algoritmaları nc süresinde durup doğru cevabı vermelidir. Burada n ifadesi girdi uzunluğu ve c ifadesi de matematik sabitidir.

    Tipik problemler:

    Hangi sayılar asal sayıdır?
    İki nokta arasındaki en kısa rota hangisidir (rota optimizasyonu)?
    Matematikçiler neyi öğrenmek istiyor: P kategorisi, aşağıda göreceğimiz NP kategorisiyle aynı şey midir? Aynı şey ise bilgisayar bilimleri kitaplarını sıfırdan yazmamız gerekecek. Ayrıca internetteki şifrelerin büyük kısmını klasik bilgisayarlar hızla kırabilecek (P’nin NP’ye eşit olmadığını düşünüyoruz).

    İlgili yazı: Mobil İnternette Video İzleme Rehberi

    YanıtlaSil

  69. 2. DETERMINISTIK OLMAYAN POLINOM SÜRESI (NP)

    Kısa açıklaması: İlk çözüm verildikten sonra klasik bilgisayarların hızla çözebileceği bütün problemler.

    Uzun açıklaması: Bu tür problem serilerinin bir çözümü vardır. Örneğin en basit problemi çözer ve kısa kanıtıyla ispat edip sağlamasını yaparsanız bu yöntemi kullanarak aynı kategorideki diğer problemleri de çözebilirsiniz.

    Mesela girdi X komut satırı ve cevap de evet ise kısa kanıtımız Y komut satırı olacaktır. Y komut satırına kısayol tanığı da diyebilirsiniz. Bütün NP problemlerinin kısayol tanıkları vardır.

    İlgili yazı: Işınla Beni Scotty! >> İnsan ışınlama ne zaman?

    YanıtlaSil

  70. TIPIK PROBLEMLER

    Klik problemi: Kartezyen düzlemde (x-y düzleminde) noktalar olduğunu düşünün. Bunlar Facebook kullanıcıları olsun ve birbirini arkadaş olarak ekleyen kullanıcıları da düz çizgiyle birleştirin. Bu klikte kaç kişi var? 20, 50, 100? Bilgisayar işte bunu hesaplayacak. Burada klik dediğimiz şey, bir Facebook grubuna üye olan herkesle arkadaş olan kullanıcı sayısı olabilir.

    Bunun cevabına tüm NP problemi diyoruz; çünkü bu cevap sorunun en geniş kapsamlı ve kompleks cevabı. Soruyu bir Facebook grubundaki herkesle arkadaş olan dört kişiyi bul diye sormuyoruz. Bunun yerine, herkesle arkadaş olan maksimum kişi sayısını bul diyoruz. Bu bir kişi de olabilir bin kişi de.

    Gezgin satıcı problemi: Türkiye’deki bütün şehirleri ziyaret etmek isteyen bir satıcımız olsun. Peki bir satıcı tüm şehirlere en kısa yoldan ulaşmak için en az kaç km yol kat etmelidir? Bu soru MNG Kargo’dan meslektaşım Serhat Kut’un ekibini de yoruyor; çünkü tipik bir rota optimizasyonu problemi.

    Matematikçiler neyi öğrenmek istiyor: P = NP midir? Bildiğimiz kadarıyla hayır; ama kesin cevabını bilmiyoruz. Kuantum bilgisayarlarla bu konu üzerinde çalışarak yanıtını bulmanızı isteriz.

    İlgili yazı: İnternette teknik takip ve gözetimi önleme rehberi

    YanıtlaSil

  71. 3. POLINOM HIYERARŞISI (PH)

    Kısa açıklaması: PH, NP’nin genellemesidir. NP ile başlayıp gittikçe zorlaştırabileceğiniz bütün problemleri kapsar.

    Uzun açıklaması: PH, problemleri daha kompleks hale getiren alternatif nicelikleri içeriyor. Her bir X için, her bir Z’de W karşılığıyla R olayının gerçekleştiği bir Y var mıdır? Bu soruyu çözmek için 100 polinomlu bir denklem gerekiyorsa bu polinomları tren vagonları gibi sırayla; ama tersten ve tek tek çözerek nihai sonuca ulaşmanız gerekir.

    Tipik problemler: 51 değil, ama özellikle 50 kişilik bir Facebook kliği (arkadaş grubu) var mı?

    Matematikçiler neyi öğrenmek istiyor: Henüz PH kategorisinin P kategorisinden farklı olup olmadığını bilmiyoruz. Bu da P, NP’ye eşit midir problemiyle eşdeğer bir problem. Sonuçta P = NP ise P = PH olur.

    İlgili yazı: Hayalet Parçacık Nötrino İle Nasıl Kuasar Keşfettik?

    YanıtlaSil

  72. 4. POLINOM UZAYI (PSPACE)

    Kısa açıklaması: PSPACE makul bir bellekle çözülebilecek bütün matematik problemlerini kapsar.

    Uzun açıklaması: Yeterli belleğiniz varsa bütün PSPACE problemlerini çözebilirsiniz. Bunları çözmek 1 gün de sürse 1 trilyon yıl da sürse hepsi aynı şey. Ancak, bir problemi çözmek sonsuz bellek gerektiriyorsa o problem çözümsüzdür. Matematikçiler şunu kanıtladılar: PSPACE kümesi PH’yi, PH kümesi NP’yi ve NP kümesi de P’yi içerir.

    Tipik problemler: P, NP ve PSPACE kümesindeki bütün problemler.

    Matematikçiler neyi öğrenmek istiyor: PSPACE gerçekten P’den farklı mıdır?

    İlgili yazı: 18 Ayda Nasıl 24 Kilo Verdim?

    YanıtlaSil

  73. 5. SINIRLI HATA KUANTUM POLINOM SÜRESI (BQP)

    Kısa açıklaması: Sadece kuantum bilgisayarların kolayca çözebileceği bütün problemler.

    Uzun açıklaması: Polinom süresinde kuantum bilgisayar tarafından çözülebilecek bütün problemler.

    Tipik problemler: Tam sayılardaki asal çarpanların belirlenmesi.

    Matematikçiler neyi öğrenmek istiyor: Bilgisayar bilimciler BQP’nin PSPACE kümesinde kapsandığını ve P kümesini de içerdiğini kanıtladılar. Ancak, BQP’nin NP kümesine dahil olup olmadığını bilmiyorlar. Buna karşın iki kümeyi birbiriyle karşılaştıramayacaklarını düşünüyorlar. Öyle ki sadece klasik bilgisayarların hızlı çözebileceği NP problemleri olduğu gibi, sadece kuantum bilgisayarların hızlı çözebileceği BQP problemleri de olmalı.

    İlgili yazı: Kuantum ışınlama ve ışıktan hızlı iletişim

    YanıtlaSil

  74. 6. ÜSTEL SÜRE (EXPTIME)

    Kısa açıklaması: Klasik bilgisayar tarafından üstel sürede, yani zorluk derecesine göre katlanarak artan sürede çözülebilecek bütün problemler.

    Uzun açıklaması: EXPTIME yukarıda geçen bütün kümeleri kapsıyor. Ayrıca P kümesine eşit olmadığını, ama onu içerdiğini de biliyoruz. EXPTIME kümesinin P’ye eşit olmadığını kanıtladık.

    Tipik problemler: Satranç, dama ve Go gibi oyunların genellemeleri. Google’ın Alpha Go derin öğrenme yapay zeka yazılımının, dünya ve olimpiyat Go şampiyonlarını yendiğini hatırlayın.

    Matematikçiler neyi öğrenmek istiyor: PSPACE kümesinin EXPTIME kümesini içermediğini bilmek istiyoruz. EXPTIME kümesindeki bazı problemlerin PSPACE kümesine dahil olmadığını düşünüyoruz; çünkü bazı EXPTIME problemlerini çözmek için çok fazla bellek gerekiyor. Ancak, EXPTIME ile P kümesinin farklı problemler içerdiğini de biliyoruz.

    İlgili yazı: Yerçekimi Kuantum Salınımlarıyla mı Oluşuyor?

    YanıtlaSil

  75. 7. SINIRLI HATA OLASILIKLI POLINOM SÜRESI (BPP)

    Kısa açıklaması: Rastlantısallık öğesi içeren algoritmalarla hızla çözülebilecek bütün problemler.

    Uzun açıklaması: BPP aslında P kümesiyle aynı şey. Ancak, BPP algoritmaları rastlantısal çözüm (karar verme, karar ağacı) elemanları da içeriyor. Daha net bir ifadeyle bu kümedeki soruları yüzde 100 kesinlikle çözmeye gerek yok veya yüzde 100 çözmek imkansız. Yüzde 99,9 kesinlikle çözmek; yani algoritmaların 1’e yakın olasılıkla cevabı vermesi yeterli.

    Tipik problemler: Diyelim ki size çok sayıda değişken içeren çok sayıda polinomdan oluşan bir problem verdiler. Peki her iki problem de aynı sayıda polinomdan mı oluşuyor? Problemi çözmek için sonsuz süreniz olmadığına göre, yüzde 99 olasılıkla evet veya hayır gibi bir cevap vereceksiniz. Yoksa uzayda sicim teorisi uyarınca 10500 evren de olsa bu evrenlerdeki atomların toplam sayısı, kesin cevabı bulmanıza yetmez. 😉

    İlgili yazı: Google KuantumBilgisayar Yarışında Yeni Çiple Öne Geçti

    YanıtlaSil

  76. MATEMATIKÇILER NEYI ÖĞRENMEK ISTIYOR

    BPP kümesi P’ye eşit midir? Bu doğruysa bütün rastlantısal algoritmaları klasik fizikteki deterministik algoritmalara, en azından kaotik determinist algoritmalara dönüştürebiliriz.

    Bu da kuantum fiziği açısından devrim olur; çünkü Bohm’un gizli değişkenlerini çürüten John Stuart Bell’in ünlü sözü de doğru çıkar: Yerel gizli değişkenler yoktur; ama Bohm, yerel olmayan gizli değişkenler olduğu konusunda haklı olabilir (elektron zayıf hiper yük etkileşimi gizli değişken mi konusunu ayrıca yazacağım).

    Bu konuda daha fazla bilgi edinmek için gereken anahtar kelimeler: Kuantum tünelleme ile ışıktan hızlı iletişim mümkün mü, Solucandelikleri ile ışıktan hızlı yolculuk mümkün mü, kuantum ışınlama dolanıklık üzerinden yerel olmayan gizli değişkenler kullanıyor mu?

    Merak etmeyin. Sonbahara kadar bütün bunları ayrı yazılarda, son derece basit ve anlaşılır bir şekilde anlatacağım. Ancak, gereğinden fazla basitleştirip konuyu yanlış anlamanıza izin vermek de istemiyorum. Öyleyse konuyu toparlayalım ve kuantum bilgisayarların geleceğine göz atalım.

    İlgili yazı: Kodlama İçin En Gerekli 16 Programlama Dili

    YanıtlaSil

  77. KUANTUM DÜNYASININ GELECEĞI

    Artık kuantum bilgisayarları programlamak için gereken en temel bilgiye sahipsiniz. Şimdi tek yapmanız gereken biraz matematik ve kodlama öğrenmek. Ancak, konuya daha iyi hazırlanmak için kuantum bilgisayarlar nasıl çalışıyor, kuantum internet nedir ve Çin’in kuantum internet uydusu istihbarat sektörü için ne anlama geliyor yazılarını da okumanızı öneririm.

    Peki optik kuantum bilgisayarlar bir gün fotonik bilgisayarlara dönüşecek mi ve bu arada insan beyninin de bir tür organik kuantum bilgisayar olduğu anlaşılacak mı? Bütün bunlar heyecan verici sorular; ama çok daha fazlası var:

    Örneğin, Fizik Yasaları Bizden Farklı Olan En Yakın Evren Ne Kadar Uzakta? diye sorabilir ve kuantum bilgisayarları kullanarak sicim teorisine göre var olan 10500 evren içinde, insan hayatına elverişli kaç tane evren olduğunu hesaplamaya çalışabilirsiniz.

    Her durumda yarın yeni bir dijital dönüşüm ve endüstri 4.0 paneli için Trabzon’a gidiyorum; ama yazısız kalmamanız için Perşembenin konusunu da şimdiden yazıyorum. Yeni yazıda görüşmek üzere keyifli dinlenceler dilerim.

    EVRENSEL KUANTUM BILGISAYAR GELIYOR

    YanıtlaSil
  78. İnsan beyni kuantum bilgisayarmı?

    YanıtlaSil
  79. ZAMAN
    الزمان
    İlişkili Maddeler
    MEKÂN
    Nesnenin kapladığı yer, uzay.
    SÂAT
    Daha çok kıyametin kopma zamanı ve kıyamet günü anlamında kullanılan bir Kur’an terimi.

    Müellif:
    İLHAN KUTLUER
    Sözlükte “kısa veya uzun vakit, az ya da çok süren bölünebilir müddet” gibi anlamlara gelen zamân (çoğulu ezmine/zemenin [çoğulu ezmân, ezmün]) örfte altı ayı aşmayan bir süre için kullanıldığı belirtilir. Dil âlimleri de zamanın iki-altı ay arasındaki bir müddeti kapsadığını belirtir. Zaman kelimesi bir yılın çeşitli dönemleri ve mevsimleri, bir kimsenin yönetimde kaldığı süre için de kullanılmaktadır. Çoğulu ezmânın “bir insanın yaşadığı ömür” anlamına geldiği de kaydedilir. “Meyve zamanı, hurma zamanı, panayır zamanı” örneklerinde görüldüğü gibi belli olayların her yıl gerçekleştiği dönemler de zaman kelimesiyle ifade edilir. Ayrıca farklı uzunluktaki süreler için ân (şimdiki zaman), asır, emed (belirli veya sonlu süre), dehr (kesintisiz, sonsuz zaman) gibi kelimeler kullanılır (Tâcü’l-ʿarûs, “zmn” md.; Tehânevî, I, 619, 622). Zaman kelimesinin kökü, eski bir İran dinî akımı olan Zurvanizm’deki zaman ve kader tanrısı Zurvan ismine kadar uzanmakta olup Avesta’da zaman anlamındaki zrvan/zurvan kelimesinin bir başka telaffuzudur (Choksy, “Zurvanism” md., XIV, 10011-10012).

    Kur’ân-ı Kerîm’de Zaman. Gerek zaman gerekse kelâm ve felsefede zamanın süresini belirten “müddet”, sürekliliğini ifade eden “devam”, zamanda öncesizliği belirten “ezel” ve “kıdem” gibi felsefî terimler Kur’an’da geçmez. Buna karşılık zamanın sürekliliği için kullanılan “ebed” otuz sekiz âyette yer alır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ebd” md.). Gece ve gündüzden birinin ya da diğerinin kıyamete kadar devamlı kılınması mümkün iken Allah’ın bunları peş peşe getirmesini O’nun eşsiz kudretine delil olarak gösteren âyetlerde “süreklilik” anlamında iki yerde “sermed” kelimesi kullanılır (el-Kasas 28/71-72). Gerek kâinatın gerekse fert ve toplumların ömürlerinin Allah tarafından belirlendiğine dair âyetlerde belirlenen sürenin sonunu bildiren “ecel” terimi ile Kur’an’da sıkça geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ecl” md.). “Çok uzun, sürekli zaman” anlamındaki “dehr” bir yerde Câhiliye devri insanının dünyada hayatını ve ölümü hiç durmadan akıp giden zamanın öğütücü etkisine bağlayıp âhireti inkâr eden tutumu kınanırken (el-Câsiye 45/24) bir yerde de insanın yeryüzünde henüz görünmeden önce “çok uzun bir dönem”in (hînun mine’d-dehr) geçtiğini vurgulamak üzere kullanılmıştır (el-İnsân 76/1). Zaman, sermed ve dehr kelimeleri daha sonra felsefî kavramlar haline gelmiş (aş.bk.), dehrden türetilen “dehriyye” ise kelâm ve İslâm felsefesinde materyalist-ateist bir akımın adı olmuştur.

    YanıtlaSil
  80. Kur’ân-ı Kerîm’de zamanı ifade eden çeşitli kelimeler hem bir işin ya da ibadetin vaktini bildirmek yahut tarihî bir hadiseye atıfta bulunmak amacıyla kronolojik bağlamlarda hem de kozmolojik anlamda yer alır. Yevm (gün), şehr (ay) ve sene (yıl) gibi sınırlı zaman belirtenler içinde en sık kullanılanı yevmdir. Kur’an’da yevm kelimesi yirmi dört saatlik tam gün anlamının yanı sıra süre kaydı olmaksızın zaman dilimi anlamında da kullanılır. Kıyamet ve âhirete dair âyetlerde “kıyamet günü, son gün, hesap günü, ayırım günü, din günü” gibi ifadeler çok sık geçer. Göklerin ve yerin yaratılışıyla ilgili âyetlerdeki yevm kelimesinden çok uzun süreli kozmolojik evrelerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Nitekim Secde sûresinde (32/4-5) kozmik yaratılıştan bahseden açıklamanın ardından gelen “sizin saydıklarınıza göre bin yıl tutan bir gün” sözü de bunu göstermektedir. Başka bir âyette de meleklerin Allah’a yükselişinin “miktarı elli bin yıl” tutan bir günü aldığı bildirilir (el-Hac 22/47; ayrıca bk. el-Meâric 70/1-4). Kur’an’da zamanla ilgili bir başka kavram olan “sâat” çoğunlukla kâinatın son bulacağı zamanı ifade etmekte, bazı âyetlerde de insanların ecellerinin değişmezliği bağlamında geçmektedir.

    Gök cisimlerinin hareket ve konumlarının oluşturduğu matematik referans sistemi sebebiyle gün, ay ve yılların hesaplanabilir oluşu Kur’an’da özellikle vurgulanmaktadır (el-En‘âm 6/96; er-Rahmân 55/5). Gün, ay ve yıllar Allah tarafından bir düzene ve hesaba bağlanmış olup bu bilginin, gök cisimlerinin hareketinde matematiksel bir sistem bulunduğu yönünde kişiyi teorik bir fikre sevketmesi yanında insanların zamanla ilgili işlerini düzenlemeleri hususunda sistemin pratik yararına da dikkat çekilmektedir. Kur’an’da bir tam gün -namaz vakitleriyle de ilişkilendirilerek- sabah (en-Nûr 24/58), öğle (er-Rûm 30/18), gün ortası (el-Bakara 2/238), ikindi (el-Asr 103/1), akşam (er-Rûm 30/17), yatsı (en-Nûr 24/58), sabah ve akşam (el-İnsân 76/25) gibi zaman dilimlerine ayrılır. Bazı âyetlerde fecir (el-Fecr 89/1), kuşluk vakti (ed-Duhâ 93/1), asır (el-Asr 103/1) örnekleriyle zamana yemin edilmesi onun değerine işarettir. Hilâlin ilk doğuşu yeni bir ayın veya yılın başlangıcını göstermekte olup ramazan orucu (el-Bakara 2/185) ve hac (el-Bakara 2/189) gibi her yıl tekrarlanan bazı ibadetlerin ve diğer uygulamaların özel zamanlarını tayin bakımından görülmesi önem taşır. Ayların sayısı Allah tarafından on iki olarak tesbit edilmiştir; bunlardan dördü haram aylardır (et-Tevbe 9/36). Kur’an’da yalnız ramazanın adı geçer (el-Bakara 2/185), ayrıca değişik ifadelerle bazı zamanların özel değer taşıdığına işaret edilir. Müslümanlar için bütün zamanların en değerlisi Kur’an’ın indirildiği, bin aydan daha hayırlı olan (el-Kadr 97/1-5) Kadir gecesidir.

    İslâm Düşüncesinde Zaman. Kelâm geleneğinde ilk dönemlerden itibaren geliştirilen atomculuk sadece cismin değil hareket, mekân ve zamanın da atomistik bir perspektiften tanımlanması sonucunu getirmiş ve genellikle süreksizlik üzerine kurulu bir kâinat anlayışını desteklemiştir. Bir araz olarak hareketin hareket eden cisme, gerçekleştiği mekâna ve hareketin zamanına göre bölündüğüne dair görüş Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî tarafından Mu‘tezile âlimi Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf’a nisbet edilir. Buna göre bir hareket olayı, hareket eden cismin her bir atomu için tek bir süreç halinde ayrı ayrı gerçekleşen fiillerden oluşur. Bir cismin atomunun hareketi diğerinden farklıdır. Aynı şekilde hareket içinde gerçekleştiği zamana göre de bölünür; şu zamandaki hareket sonraki zamanda gerçekleşen hareketten başkadır (Maḳālât, s. 319). Yahudi filozofu İbn Meymûn’un müslüman kelâmcıların zamana bakışını atomistik bulduğu anlaşılmaktadır. Onun tesbitlerine göre kelâmcılar zamanın anlardan oluştuğunu ileri sürer. Buna göre zaman, daha kısa sürmesi mümkün olmayan ve bu sebeple artık bölünemeyen cüzlerden (atomlardan) meydana gelir.

    YanıtlaSil
  81. . Zaman, mekân ve hareketin birbirinden ayrı düşünülememesinden dolayı kelâmcılar mekân ve hareket gibi zamanın da sonsuz bölünebilirliği fikrini reddetmişlerdir. Kelâmcılara göre zamanın “an” denilen en küçük birimine ulaşıldığında artık bölünme imkânsızdır (Delâletü’l-ḥâʾirîn, s. 201-202; ayrıca bk. AN).

    İslâm felsefesinde zaman etrafındaki tartışmaların kavramsal çerçevesini Eflâtun’un Timaeus’u, Aristo’nun müslümanlarca es-Semâʾü’ṭ-ṭabîʿî adıyla bilinen Phusike akroasis’i (Physica), Aristo’nun sanılan Plotinus’a ait Ennead’ların IV, V ve VI. kitaplarından özetlenen Theologia (Ar. Es̱ûlûcyâ) ve İskenderiyeli hıristiyan filozof John Philoponus’un (Yahyâ en-Nahvî) aslı kayıp olan ve bir kısmı Arapça’ya intikal eden De aeternitate mundi contra Aristotelem adlı eseri gibi metinler oluşturmuştur. Yahyâ en-Nahvî’nin Aristo’ya ait âlemin, hareketin ve dolayısıyla zamanın ezelîliği düşüncesine karşı geliştirdiği argümanlar Bâkıllânî, Abdülkāhir el-Bağdâdî, Kādî Abdülcebbâr, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Gazzâlî ve Şehristânî gibi kelâmcılar, Ya‘kūb b. İshak el-Kindî ve Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî gibi filozoflar tarafından da kullanılmıştır (geniş bilgi için bk. Davidson, LXXXIX/2 [1969], s. 357-391). Eflâtun’un Timaeus’unda kozmik zaman (khronos), Tanrı’nın özünde hareketsiz duran ezeliyetin (aion) sayıya göre hareket eden ve süreklilik taşıyan hayalî bir ikonu veya kopyasıdır (eikon). Eflâtun kozmik zamanın mahiyetini “gökkürelerin gün, ay ve yılları meydana getiren seyri” şeklinde tanımlamaktadır (s. 1241-1243; ayrıca bk. Peters, s. 189-190). Timaeus’taki zaman anlayışı Ebû Bekir er-Râzî’nin mutlak zaman (dehr, müdde, ebed, sermed) ve sınırlı zaman kavramlarında ifadesini bulmuştur. Ancak Râzî, -fikrî hasmı Ebû Hâtim er-Râzî’nin ifadesine göre- hareketin bağımlı değişkeni olan sınırlı zamanı Aristocu bir kavram şeklinde ele almakta ve Eflâtun’dan farklı olarak mutlak zamanın kendine mahsus bir hareketi bulunduğunu ileri sürmektedir (Resâʾil felsefiyye, s. 304). Aristo ise kozmik zamanı ezeliyetin hareket halindeki kopyası şeklinde tanımlayan Eflâtun’a ait anlayışı sürdürmediği gibi kozmik zamanı göklerin hareketiyle eş anlamlı gören yaklaşımı da Physics’te eleştirir. Ona göre zaman hareketin kendisi değil önce ve sonraya göre hareketin sayısıdır (The Complete Works of Aristotle, I, 68-77). Bu aritmetik sayımı yapacak olan insan zihnidir; zihnin zamanı algılamasını sağlayan ise “önce” ve “sonra” fikri eşliğinde ardışıklığın farkına varılmasıdır. İslâm filozofları arasında en yaygın biçimde benimsenen ve tartışılan tanım budur.

    YanıtlaSil

  82. Yeni Eflâtuncu Es̱ûlûcyâ zaman kavramıyla ilgili Eflâtuncu bazı öğelerin müslüman filozoflara taşınmasında rol oynamıştır. Meselâ İbn Sînâ’nın bu metin üzerine yazdığı şerhte, Eflâtun’un “aion”-“khronos” (Ar. dehr/sermed-zaman) kavramları arasında yaptığı ayırım açıkça görülür. Filozof metafizik ve fizik âlemlerin arasını zaman kavramı bakımından şöyle ayırır: “Yüce âlem sermedde ve dehrde bulunmaktadır; bu âlem sâbit olup fikrin ve hatırlamanın değişmeye açık olmasında görüldüğü gibi bir değişkenlik âlemi değildir; değişkenlik âlemi hareket ve zamanın vuku bulduğu âlemdir” (Şerḥu Kitâbi Es̱ûlûcyâ, s. 47). İlk İslâm filozofu Kindî de zamanı “hareketin sayısı” yahut “hareketin saydığı süre” şeklinde tanımlamış ve zamanı hareketin bağımlı değişkeni olarak kavrayan Aristocu tabiat felsefesinin ilk temsilcileri arasında yer aldığını göstermiştir. Kindî, Aristo’ya uyarak tabiat dünyasında cisim, hareket ve zamanın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini kabul etmekle birlikte metafizik söz konusu edildiğinde hareket ve zamanın ezelî olduğunu ileri süren Aristo’dan tamamen farklı düşünmektedir. Kindî’ye göre cismin ezelî olamayacağının kesin kanıtları vardır; şu halde cisimden bağımsız düşünülemeyen hareketin de bir başlangıcı olmalıdır. Cisim, hareket ve zaman birbirini hiçbir şekilde öncelemeyeceği için cismi süresinden, süreyi cismin hareketinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Dolayısıyla cisim ve hareketin ezelî olmadığı gösterildiğinde zamanın da bilfiil ezelî olamayacağı kanıtlanmış olacaktır. Kindî cisim, hareket ve zamanın birbirinden ayrı düşünülememesi fikrinden hareket eden bu argümanla yetinmez; zamanın bilfiil sonsuz olamayacağını bizzat zamanın niceliksel mahiyeti üzerinden de kanıtlamaya girişir. Buna göre sonsuz süre hiçbir zaman katedilemeyeceğinden sonsuz zaman kavramı kendi içinde çelişiktir. Kindî, “bitişik nicelik” (el-kemmiyetü’l-muttasıla) yahut sayı olarak kavradığı zamanın an denilen birimlerden meydana geldiğini düşünmektedir; buna göre her bir an geçmişin sonu ile geleceğin başlangıcını birbirine bitiştiren bir halkadır; bu da zamanın daima başlayıp biten sonlu dilimlerden oluştuğu anlamına gelir. Sonlu dilimlerin sonsuz bir dizi meydana getirdiği iddiası ise kendi içinde çelişiktir (Resâʾil, I, 117-122).

    İhvân-ı Safâ’ya ait Resâʾil’in cismanî-tabiî meselelere ayrılan II. cildinin ilk risâlesinde madde, sûret, hareket, zaman ve mekân konuları ele alınmıştır. Burada İhvân-ı Safâ zaman için “saat, gün, ay ve yılların geçişi, gökküre hareketlerinin yinelenen sayısı, gökküre hareketlerince sayılan süre” gibi yaygın tanımları aktarmakta ve bunlara dayalı iki farklı ontolojik yaklaşımdan söz etmektedir. İlkine göre geçmiş zaman geçtiği için, gelecek zaman da henüz gelmediği için yok hükmündedir; şu halde zaman gerçek bir varlığa sahip değildir. İkinci yaklaşım, yirmi dört saatlik zamanın bütün dilimlerinin yerkürenin farklı boylamlarında daima gerçek olarak yaşandığı, dolayısıyla zamanın sürekli var olduğu tezine dayanır. İhvân-ı Safâ’nın Batlamyus astronomisiyle destekleyerek benimsediği görüş budur. Onlara göre tek ve çift sayılar, tam ve kesirli sayılarla birlik, onluk, yüzlük, binlik gibi sayıların insan zihninde tümel bir sayı kavramı doğurması gibi gece ve gündüzün dünya çevresinde sürekli peşpeşe gelip gitmesi de zihinde mutlak bir zaman formu oluşturur (Resâʾil, II, 17-18).

    YanıtlaSil
  83. .

    İslâm’ın klasik çağında zaman kavramı hakkında bilinen Aristocu ana fikirlerin Arapça felsefe dilinde açıklık ve genişlik kazanması İbn Sînâ sayesinde gerçekleşmiştir. İbn Sînâ, es-Semâʾü’ṭ-ṭabîʿî adlı eserinde zaman meselesini Aristo’nun Physica’sıyla aynı denilebilecek bir çerçevede ele almıştır. Filozof önce zamanın varlığına felsefî tartışmaları hatırlatır. Bu çerçevede zamanın bilfiil varlığını inkâr eden şüpheci görüşler, onun bir arazdan ibaret bulunduğunu düşünenler, zamanı vehimdeki bir izlenim sayanlar, zamanı hareketle özdeşleştirenler ve nihayet zamanın hareketten bağımsız bir cevher olduğunu ve dehr denilen ezelî mutlak bir varlığının bulunduğunu savunanların argümanları İbn Sînâ tarafından ilmî bir dirayetle ele alınıp eleştirilir. Bu görüşlerin İbn Sînâ öncesi İslâm kelâmı ve felsefesinde az çok karşılıklarının bulunduğu hususu dikkat çekmektedir. İbn Sînâ “bâtıl akımlar” diye nitelediği bu görüşlere karşı kendi zaman anlayışını Aristo’nun argümanlarını izleyerek ortaya koyar. Ona göre hareket eden nesnelerin hız ve mesafe değişkenlerine göre birbirine nisbetle farklı konumlara sahip oluşu insan zihninde öncelik-sonralık fikrinin, dolayısıyla ölçü veya sayı kavramının meydana gelmesini sağlar. Filozofun bu aşamada çözmek istediği problem, söz konusu ölçünün mesafenin mi hareket eden nesnenin mi yoksa mutlak anlamda hareketin mi ölçüsü olduğudur. Bazı tahlillerin ardından bu seçeneklerin her üçünden farklı şöyle bir zaman tanımına ulaşır: “Zaman önce ve sonra gelen diye bölünebilen hareketin sayısıdır.” Tanımdaki “önce gelen” ve “sonra gelen” ifadelerinin zaman bakımından değil mesafe bakımından olduğunu filozof özellikle tasrih eder (eş-Şifâʾ eṭ-Ṭabîʿiyyât [1], s. 157). İbn Sînâ’ya göre zamana ait bilfiil varlığın bilgisine onun kesintisiz olmasıyla ulaşılabilir. Bilfiil varlığının kesintisiz olmasına karşılık yine de adına an denilen bir kesenden söz edilmektedir. Ancak zamanın kendisine kıyasla anın bilfiil varlığı kabul edilemez; an sadece vehmin tasarladığı bir birimdir. Ayrıca vehim anı yine zamanın kesintisiz süreci içinde var saymaktadır. Eğer zaman -kelâmcıların dediği gibi- durmadan var ve yok edilen anların atomistik bir dizilişi veya toplamı şeklinde düşünülürse zamanın kesintisiz akışından söz edilemez. Oysa hareketin katedilen mesafe açısından önce ve sonra kategorilerine göre ölçülmesini mümkün kılan şey zamanın mahiyetindeki kesintisizliktir. İbn Sînâ fizik alanındaki zamanla dehr ve sermed dediği mutlak zamanı özenle birbirinden ayırır. Fiziksel varlıkların “zamanda” olmasına, yani zaman tarafından kuşatılmasına mukabil metafizik varlıklar “zamanla birlikte” ve “mutlak zamanın sürekliliği” ile beraberlik ilişkisi içindedir. Bu ilişki dehr adını alırken dehri de kuşatan, gerek zamanda olmak gerekse hareketin ilkesi olmak bakımından zamanla birlikte bulunmaktan tamamen bağımsız durumdaki mutlak varlığın sürekliliği için sermed kelimesi kullanılır (a.g.e., s. 171-172). Daha açık bir ifadeyle evvelin (Tanrı) gök akıllarına veya feleğe olan nisbeti zaman açısından ölçülebilir bir nisbet değil değişmez ve sürekli olanların (ebediyyât) birbirine nisbetidir. Değişmeyenin değişen zamana nisbetine dehr, değişmeyenin değişmeyene nisbetine sermed denmelidir (et-Taʿlîḳāt, s. 43). Fahreddin er-Râzî, son tahlilde Eflâtuncu bulduğu bu terminolojiyi İbn Sînâ’nın ʿUyûnü’l-ḥikme’sine yazdığı şerhte, “Değişenin değişene nisbeti zaman, değişmeyenin değişene nisbeti dehr ve değişmeyenin değişmeyene nisbeti sermeddir” şeklinde formülleştirmektedir. Râzî’ye göre Aristocu görüşü izleyenler, zaman problemi konusunda çıkmaza sürüklenmekten ancak “imam Eflâtun ekolü”nün söz konusu sermed, dehr ve zaman ayırımına dayalı görüşüne müracaatla kurtulabilirler (Şerḥu ʿUyûni’l-ḥikme, II, 146, 148).

    YanıtlaSil

  84. İbn Sînâ’nın ontolojisindeki ana fikirlerden birini, varlık bakımından kadîm olanın yalnızca kendisiyle zorunlu varlık (vâcibü’l-vücûd bi-zâtihî / Tanrı) olduğu tezi teşkil etmektedir. Bu da âlemin varlık bakımından kıdeminden kesinlikle söz edilemeyeceği anlamına gelir. Zaman bakımından kadîm olmak ise dedenin torundan önce gelmesi gibi zamanda meydana gelen bir varlığın yine zamanda var olan bir başkasından önce gelmesi demektir. Âlemi önceleyen bir zamandan söz edilemeyeceği için âlemin neye göre kadîm olduğu sorusu sistemin mantığı bakımından anlamsızdır. Çünkü İbn Sînâ sisteminde fiziksel zaman cisim - mekân (mesafe) - hareket üçlüsüyle bağlantılı olarak kavrandığından zamanı hareket, hareketi fiziksel muharrik sebep, âlemi de varlık verici ilk ilke (Tanrı) öncelemelidir. Bu durumda kesintisiz biçimde varlık verilen âlemin, dolayısıyla hareket ve zamanın sürekliliğinden bahsetmek mümkündür. Ancak bu süreklilik materyalizmde olduğu gibi âlem, hareket ve zamanın bizâtihi kendisinden kaynaklanmayıp ilk ilkenin kesintisiz varlık vermesinin eseridir. Bu sebeple kıdem fikri bakımından İbn Sînâ’nın vurgulamak istediği ana fikir yaratmanın ezelî yani sürekli olduğudur. Filozofa göre Allah’ın varlık vermesine bir başlangıç tayin eden kelâmcıların görüşü, bu başlangıçtan önce Allah’a eylemsizlik (ta‘tîl) nisbet etme anlamı taşıdığı için teolojik bakımdan kesinlikle yanlıştır (geniş bilgi için bk. Kutluer, s. 97-104).

    Fahreddin er-Râzî’nin düşünce kaynaklarından biri olan Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, İbn Sînâ’nın fiziksel zaman anlayışını esaslı bir eleştiriye tâbi tutmuştur. Aristocu geleneğin “hareketin ölçüsü” şeklindeki zaman tanımını reddeden Ebü’l-Berekât, Meşşâîlik’teki yaklaşımın aksine zihindeki varlığı bakımından zamanın hareketten önce geldiğini, yani hareket olmasa da zaman tasavvurunun zihinde mevcut olabildiğini, nitekim hareketi kavrayabilmek için öncelik ve sonralık fikrine sahip olmak gerektiğini ileri sürmüştür. Buna göre hareketler imkân ve fiil olarak ancak zaman içinde düşünülebilir; yine hareketler ancak zaman içinde birliktelik, öncelik ve sonralık yönünden aynı veya farklı hızlara sahip olur (el-Muʿteber fi’l-ḥikme, II, 72). Ebü’l-Berekât eserinin metafizik bölümünde zamanın akılda apriori olarak kavrandığını, ister yaratıcı ister yaratılmış olsun hiçbir varlığın zamansız tasavvur edilemeyeceğini ileri sürer. Yaratıcının zamandan münezzeh olduğunu savunanlar zamanı hareketin ölçüsü saydıkları için aslında O’nu hareketten münezzeh kılmak istemişlerdir. Oysa her mevcudun varlığı zamandadır; zamanda olmayan tasavvur edilemez. Yaratıcıyı zamandan münezzeh görenler O’nun dehr ve sermedde bulunduğunu, hatta bizzat dehr ve sermed olduğunu ileri sürmektedir. Dehr ve sermed ile kastedilen hareketten bağımsız süreklilik ise kelimeleri değiştirmek kavramsal gerçekliği değiştirmeye yetmiyor demektir (a.g.e., III, 40-41).

    YanıtlaSil

  85. Gazzâlî’nin Aristocu-İbn Sînâcı zaman anlayışına karşı filozoflara yönelttiği, İslâm düşünce tarihinde derin etkiler bırakan eleştiriler farklı bağlamda kıdem kelimesi çerçevesinde şekillenmiştir. Gazzâlî’ye göre filozofların hareketin ölçüsünden ibaret olan zamanı zorunlu olarak kadîm saymaları onları hareketin ve dolayısıyla âlemin kıdemini kabule sevketmiştir. İbn Sînâ metafiziğindeki ilk ilkenin varlık verme faaliyetinin sürekliliği telakkisini, âlemin yaratılmamışlığını îmâ ettiği gerekçesiyle âlemin kıdemi kavramı altında yeniden ele alan Gazzâlî, âlemin yoklukla öncelendiği düşüncesine fiziksel zamanın da bir başlangıcı olduğu fikrini ilâve eder. Buna göre âlemin başlangıçtaki var oluşundan önce henüz fiziksel zaman yoktu; dolayısıyla zaman ve müddet yaratılmıştır (Filozofların Tutarsızlığı, s. 22, 32). Zamanın ezelî olmadığına dair Gazzâlî’nin ileri sürdüğü dikkat çekici delillerden biri adını vermeden filozofların hasımları saydığı bir kaynaktan aktarmadır. Buna göre gök cisimlerinden her birinin gözlemlenen dönüş süresi diğerine nisbetle farklıdır. Meselâ -o günkü telakkiye göre- güneş dönüşünü bir yılda, Satürn otuz yılda, Jüpiter on iki yılda, sabit yıldızlar feleği ise 36.000 yılda tamamlar. Bu durumda güneşin hareketinin diğerlerine oranı sırasıyla 1/30, 1/12, 1/36.000 gibi sonlu sayılarda olmaktadır. Oysa filozoflarca her bir gök cisminin hareketinin sonsuz olduğu ileri sürülmüştür. Bu ise bir sonsuzun diğerinden daha fazla yahut daha az olduğunu ileri sürmek gibi bir çelişki doğurmaktadır (a.g.e., s. 20). Bu argümanın kaynağının, De aeternitate mundi contra Aristotelem adlı eserinde Aristo’ya karşı âlemin ezelî olamayacağı hususunda kanıtlar geliştiren Yahyâ en-Nahvî olduğu, anılan eserin Simplicius tarafından Aristo’nun Physica’sına yazdığı şerhte iktibas edildiği ve en azından bazı kısımlarının İslâm felsefe muhitine intikal ettiği bilinmektedir (Majid Fakhry, s. 230; ayrıca bk. Davidson, LXXXIX/2 [1969], s. 359-362).


    BİBLİYOGRAFYA
    et-Taʿrîfât, “zamân” md.

    Tehânevî, Keşşâf, I, 619-623.

    Eflâtun, Timaeus (trc. D. J. Zeyl, Plato: Complete Works içinde, nşr. J. M. Cooper), Indianapolis 1997, s. 1241-1243.

    Aristoteles, Physics (trc. R. P. Hardie – R. K. Gaye, The Complete Works of Aristotle içinde, nşr. J. Barnes), Princeton 1991, I, 68-77.

    Kindî, Resâʾil, I, 117-122.

    Ebû Bekir er-Râzî, Resâʾil felsefiyye (nşr. P. Kraus), Kahire 1939 ⟶ Beyrut 1402/1982, s. 304.

    Eş‘arî, Maḳālât (Ritter), s. 319.

    İhvân-ı Safâ, Resâʾil, Beyrut 1376/1957, II, 17-18.

    İbn Sînâ, eş-Şifâʾ eṭ-Ṭabîʿiyyât (1), s. 148-173.

    a.mlf., et-Taʿlîḳāt (nşr. Abdurrahman Bedevî), Bingazi 1972, s. 43.

    a.mlf., Şerḥu Kitâbi Es̱ûlûcyâ (nşr. Abdurrahman Bedevî, Aristo ʿinde’l-ʿArab içinde), Küveyt 1978, s. 47.

    Gazzâlî, Filozofların Tutarsızlığı (trc. Mahmut Kaya – Hüseyin Sarıoğlu), İstanbul 2005, s. 20, 22, 32.

    Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, el-Muʿteber fi’l-ḥikme, Haydarâbâd 1357 ⟶ İsfahan 1373, II, 69-80; III, 39-41.

    İbn Meymûn, Delâletü’l-ḥâʾirîn (nşr. Hüseyin Atay), Ankara 1974, s. 201-202.

    Fahreddin er-Râzî, Şerḥu ʿUyûni’l-ḥikme (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Tahran 1415 h./1373 hş., II, 145-149.

    İlhan Kutluer, İbn Sînâ Ontolojisinde Zorunlu Varlık, İstanbul 2002, s. 97-104.

    Alâeddin Abdülmüteâl, Taṣavvuru İbn Sînâ li’z-zamân ve uṣûlühü’l-Yûnâniyye, İskenderiye 2002, s. 245-260.

    Majid Fakhry, A History of Islamic Philosophy, New York 2004, s. 230.

    Francis E. Peters, Antik Yunan Felsefesi Terimleri Sözlüğü (trc. Hakkı Hünler), İstanbul 2004, s. 188-191.

    Faiz Kalın, Felsefe ve Bilim Işığında Kur’ân’da Zaman Kavramı, İstanbul 2005, tür.yer.

    Herbert A. Davidson, “John Philoponus as a Source of Medieval Islamic and Jewish Proofs of Creation”, JAOS, LXXXIX/2 (1969), s. 357-391.

    D. Mallet, “Zamān”, EI2 (İng.), XI, 434-438.

    J. K. Choksy, “Zurvanism”, Encyclopedia of Religion (ed. L. Jones), Detroit 2005, XIV, 10011-10015.

    G. Böwering, “Time”, Encyclopaedia of the Qurʾān (nşr. J. D. McAuliffe), Leiden 2006, V, 278-290.

    YanıtlaSil
  86. ÖLÜM
    Bölümler İçin Önizleme
    İlişkili Maddeler
    HAYAT
    ÖLÜ

    1/5
    Müellif:
    SALİME LEYLA GÜRKAN
    Arapça’da mevt, vefât, helâk gibi kelimelerle ifade edilen ölüm hayâtın karşıtı olup sözlükte “hayatın sona ermesi” anlamına gelir. Genellikle “ruhun bedenden ayrılması suretiyle kişinin maddî hayat kaynağını yitirmesi” şeklinde tanımlanan ölüm ve ölüm sonrası hakkındaki algılama, inanış ve uygulamalar kültürden kültüre, devirden devire değişmektedir. Daha çok günah ve yargı kavramlarıyla birlikte tasavvur edilmeye çalışılan ölüm fikri ve ölüm korkusu ile kurtuluş ve ölümsüzlük ümidi dinin ve felsefenin en tartışmalı konularından olmuştur. Ölümün taşıdığı anlam da ilgili kültür, inanç ve felsefenin hayata yüklediği mâna ile bağlantılı biçimde şekillenmiştir. Gerek farklı kültürlerde anlaşıldığı biçimiyle ölümün mahiyeti (tabii ya da gayri tabii diye algılanması), gerekse insandaki ölümlülük bilincinin kaynağı (tecrübî ya da içgüdüsel/fıtrî olup olmadığı) gibi hususlar antropologlar ve filozoflar tarafından tartışılmıştır. Ölümün bir geçiş olarak görüldüğü, bedenin ya da ruhun çeşitli biçimlerde hayatını sürdürdüğü inancının yanı sıra ölümü kesin bir son şeklinde kabul eden inanışlar da vardır.

    İslâm Dışındaki Dinlerde Ölüm. Çeşitli geleneklerce ölümün sebepleri hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Özellikle ilkel toplumlarda ölüm tabii bir durum kabul edilmeyip tanrıların gazabı, ruhun bedenden kurtulmak istemesi ya da yaygın biçimde büyü sonucu ortaya çıkan bir durum olarak algılanmıştır (Choron, I, 634). Bazan da ölüm ve cesetle ilgili korku, ilkel insanları ölmek üzere olan kişiyi yalnız başına ölüme terketmeye veya diri diri mezara gömmeye kadar itmiştir.

    Ölümün ve bilhassa geç gelen ölümün normal bir durum olarak algılandığı eski Mısır dininde ölümün ardından hayatın devam ettiği inancı daima korunmuş, sonraki dönemlerde buna yeniden dirilme fikri eklenmiştir. Ancak dirilen insanın eskisi gibi yeryüzünde mi yoksa tanrılarla birlikte mi yaşayacağı konusu açık değildir. Yeniden dirilişle ilgili bir diğer teori, tıpkı ölen Osiris’ten yeni bir Osiris’in doğmasında olduğu gibi, çürüyen bedenden mânevî bir bedenin filizlenip gelişeceği ve insanın aslî unsurlarının bu mânevî bedende bir araya geleceği şeklindedir (ERE, IV, 458). Bu inanışların bir uzantısı olarak ölünün yerin altındaki ölüler diyarında rahat ve uzun yaşamasını temin maksadıyla veya sonraki biçimiyle yeniden doğma inancı gereğince cesedin mumyalanması, diğer geleneklerde de rastlandığı üzere (Çin, Japon vb.) ölüyle birlikte mezara sevdiği eşya ve yiyeceklerin, hatta kölelerinin konulması ve bilhassa kadınlar tarafından icra edilip ölüyü tekrar hayata döndürme etkisine sahip kabul edilen ağıt uygulaması eski Mısır cenaze merasimlerinin önemli unsurlarındandır. Tören sırasında ayrıca ölen kişinin yargılamadan geçip Osiris’in evine yani cennete girmesini kolaylaştırmak için sihirli güce sahip olduğuna inanılan dualar icra edilirdi.

    YanıtlaSil

  87. Erken Grek geleneğinde yeniden dirilme fikri yerine, bedenin hayat kaynağı kabul edilen ruhun ölüler diyarı olan Hades’e gidip orada hayatını devam ettirdiğine inanılmıştır. Fakat genellikle ölüm sonrası hayat olumlu çağrışıma sahip değildir. Bununla birlikte klasik Grek kültüründe kahramanlık göstermek suretiyle erken ölmek ve arkada iyi bir isim bırakmak yeryüzündeki uzun yaşama tercih edilmiştir (Bremmer, s. 100-103). Mistik kült ve felsefelerde (orfizm, gnostisizm, Hermetizm ve Neo-Platonizm) ölümün ardından insanları daha iyi bir hayatın beklediği inancı mevcuttur. Gizli bilgiye ulaşmak suretiyle ruhu bedenin boyunduruğundan kurtarmayı amaçlayan bu öğretilerde gerek yaşarken gerekse öldükten sonra ruhun bedenden ve madde dünyasından kurtulması, ait olduğu yüksek âlemde sonsuz saadete ulaşması hedeflenmiştir (Brandon, IV, 228-229).

    Hint geleneği başından beri çok farklı inanışları içinde barındırmasına rağmen bugün de benimsendiği şekliyle, klasik Hindu inancında tenâsüh (reenkarnasyon) inancının bir uzantısı olarak insanın “karma” diye adlandırılan sonsuz doğum ve ölüm çemberini kırıp mutlak saf ruh durumuna (nirvana) ulaşıncaya kadar farklı bedenlerde veya biçimlerde tekrar doğması söz konusudur. Hindu geleneğinde ölünün yakılması da ruhun yeni bir bedende doğuşunu sağlamaya hizmet etmektedir. Ayrıca gerek Hint gerekse Jainist geleneğinde dinî amaçlı intihar meşrû kabul edilmiştir. Bununla birlikte erken döneme ait Hint kutsal metinleri Vedalar’da tenâsüh ve nirvana inancına herhangi bir atıf yer almayıp bu metinlerde ölüm daha çok hayatın zıddı olarak anlaşılmış ve ölenlerin bir nehri aşıp Yama diyarına gittiğine inanılmıştır (ERE, IV, 475). Tenâsüh ve nirvana kavramlarını belli farklarla devam ettiren Budist inancında ise hayat gibi ölüm de hem kaçınılmaz ve acı verici bir durum hem de yeni bir var oluşun başlangıcı diye görülmüştür. Bu sistemde esas olan, ölümü ne acı ne de arzu duymaksızın beklemektir (a.g.e., IV, 446).

    İyi ile kötü güçler arasındaki kozmik mücadele fikrine dayanan kurtuluş merkezli Zerdüşt dininde öldükten sonra iyilerin Ahura Mazda ile birlikte Neşîde Evi’nde yaşayacağı, kötülerin ise Yalan Evi’nde yaşamaya mahkûm olacağı inancı benimsenmiştir. Benzer şekilde Hint yarımadasında yaşayan Parsîler arasında da iyilerin cennete, kötülerin cehenneme gideceğine, ölmeden önce tövbe edenlerin Çinvat (Chinvat) Köprüsü’nün sonunda cezasını çekip cennete ulaşacağına inanılmıştır (EIr., VII, 179).

    Başta Bâbil ve eski İsrail olmak üzere Mezopotamya geleneklerinde ölüm yeni bir hayat veya yeniden doğuş şeklinde görülmeyip hayatın tamamen sona erdiği ve geri dönüşün mümkün olmadığı kasvetli bir durum olarak anlaşılmıştır. Bununla birlikte Sumerler’in cenaze töreni yaptıklarına, ölülere takdime sunduklarına dair bilgiler mevcuttur. Ceset genellikle toprağa gömüldükten veya yakıldıktan sonra cenaze yakınları yiyecek, içecek, elbise ve araç gereç sunarlardı. Bu takdime daha sonra her ay sembolik ekmek ve içecek eşliğinde atalarla yapılan bir tür âyine (komünyon) dönüşmüş ve buradan da Sâmî topluluklarına geçmiştir. Ruhun sükûnet bulmasının ve hatta ölümsüzlüğünün aylık olarak icra edilen bu ritüele bağlı olduğuna inanılmış, bu anlamda gerçek ölümsüzlük de -özellikle erkek- nesle sahip olmak şeklinde anlaşılmıştır. Ayrıca Sumerler arasında ölülerin bir tür küçük ilâhlar haline geldiği ve yaşayanların hayatları üzerinde iyi veya kötü etkide bulundukları inancı vardır (ERE, IV, 444-445).

    YanıtlaSil

  88. Tam mânasıyla ruh-beden ayırımının yer almadığı, daha çok bu dünya hayatı ile sınırlı bir bakış açısının hâkim olduğu eski İsrail inancında iyi ve uzun bir hayatın ardından ölmek ve atalar mezarlığına gömülmek arzu edilen bir durum hatta bir nevi mükâfat (Tekvîn, 15/15; Meseller, 3/1-2), erken ölüm ise şahsî günahın cezası (Sayılar, 27/3; Mezmurlar, 34/21) olarak görülmüştür. Asıl olumsuzluk ölümün kendisinden ziyade ölüm sonrasına atfedilmiş, iyi ve kötü bütün insanların öldükten sonra yerin altında karanlık ve kasvetli bir yer olan Şeol’e gittiğine ve geri dönüşün mümkün olmadığı bu yerde gölge gibi yaşadığına inanılmıştır (Eyub, 7/9; Mezmurlar, 88/4-5; İşaya, 38/10, 18). Fakat daha geç dönemlerde Pers ve Grek kültürlerinin de etkisiyle yeniden dirilme ve ruhun ölümsüzlüğü inancı İsrâiloğulları arasında görülmeye başlanmıştır (İşaya, 26/19; Daniel, 12/2). Bilhassa Roma döneminde yaşanan kıyımın bir sonucu olarak, “Sâlihler ölümde dahi yaşarlar, kötülerse yaşarken bile ölüdürler” düsturunda ifadesini bulduğu gibi ölümün aslında kurtuluş olduğu ve iyileri ölümün ardından ebedî hayatın beklediği fikri öne çıkmıştır (II. Makkabiler, 7/9; Berakoth, vr. 18b, 61b; Kiddushin, vr. 39b; The Works of Philo, s. 416). Yeniden dirilme ve öte dünya fikri Ortaçağ yahudi düşüncesinde de önemini korumakla birlikte Eski Ahid’deki hayatı kutsayan ve (uzun) hayatla (erken) ölüm arasında rahmet-lânet zıtlığını öngören bakış açısı (Tesniye, 30/19; Hezekiel, 18/30-32) Rabbânî literatüründe de varlığını korumuş, hayatın kutsallığı ve korunması gerektiği kabul edilmiş (Megillah, vr. 27b-28a; Berakoth, vr. 54b-55a; MK, vr. 28a), aynı zamanda hayatın ölümden sonra devam ettiği fikri uyarınca defin ve yas uygulamasına yönelik kurallar konulmuştur (bk. MATEM).

    Farklı gnostik unsurları içinde barındıran kurtuluş merkezli hıristiyan inancında ölüm, ilk insan çiftinin işlediği ve bu yolla bütün insanlığa sirayet eden aslî günahın bir sonucu ve insanın Tanrı’dan uzaklaşma ve O’na yabancılaşma süreci olarak görülmüştür. Fakat bu noktada Îsâ Mesîh’e inananlarla inanmayan günahkârlar arasında fark olduğu düşünülmüştür. Ona inanmayanlar için ölüm aslî günaha ilâveten kendi ferdî günahlarının cezası ve tamamen kurtuluşun dışında kalma durumunu, inananlar içinse ebedî kurtuluşun başlangıcını ifade etmektedir. Nitekim Yeni Ahid’de ölüm inananlar için uyku olarak tasvir edilmiş (Yuhanna, 11/13), Îsâ Mesîh’e iman üzere ölenlerin yattıkları yerden bir gün kaldırılıp ona yükseltilecekleri belirtilmiştir (Selânikliler’e Birinci Mektup, 4/13-18; Vahiy, 7/9-17). İki önemli hıristiyan sakramentinden biri olan vaftizin ölüp Îsâ’da yeniden doğuşu, komünyonun sembolik anlamda Tanrı ile birleşmeyi ifade ettiğine inanılmış, ölümün ise hem ruh hem beden için nihaî mânada Tanrı’nın krallığına katılıp mutlak kurtuluşa ermeye karşılık geldiği kabul edilmiştir (New Catholic Encyclopedia, IV, 688-690). Ölüm ve yeniden diriliş inancının hıristiyan teolojisindeki merkezî ve olumlu yerine rağmen hıristiyan Avrupa tarihinde ölüme yönelik ilgi ancak Ortaçağ’da popülerlik kazanabilmiş, Rönesans, reform ve barok dönemlerinde ise ölüm korkusu oldukça yaygın bir tema haline gelmiştir. Aydınlanma ile birlikte ölüm ve sonrasından ziyade ölü yakınlarının teselli edilmesi üzerinde yoğunlaşılmıştır (Bremmer, s. 94-95).

    YanıtlaSil
  89. BİBLİYOGRAFYA
    J. Choron, “Death and Immortality”, Dictionary of the History of Ideas (ed. Philip P. Wiener), New York 1973, I, 634-646; S. G. F. Brandon, “Sin and Salvation”, a.e., IV, 224-234; J. W. Bowker, The Meanings of Death, Cambridge 1993; The Works of Philo: Complete and Unabridged (trc. C. D. Yonge), Peabody, Massachusetts 1993, s. 416 (“On Abraham”, 58-59); H. Milde, “Going out into the Day: Ancient Egyptian Beliefs and Practices Concerning Death”, Hidden Futures: Death and Immortality in Ancient Egypt, Anatolia, the Classical, Biblical and Arabic-Islamic World (ed. J. M. Bremer v.dğr.), Amsterdam 1994, s. 15-35; J. N. Bremmer, “The Soul, Death and the Afterlife in Early and Classical Greece”, a.e., s. 91-106; R. Kayser, “Death”, EJd., V, 1422-1426; J. H. Wright, “Death (Theology of)”, New Catholic Encyclopedia, Washington 1967, IV, 687-695; E. S. Hartland, “Death and Disposal of the Death (Introductory)”, ERE, IV, 411-444; S. Langdon, “Death and Disposal of the Death (Babylonian)”, a.e., IV, 444-446; L. de la Vallee Poussin, “Death and Disposal of the Death (Buddhist)”, a.e., IV, 446-449; H. R. Hall, “Death and Disposal of the Death (Egyptian)”, a.e., IV, 458-464; A. Hillebrandt, “Death and Disposal of the Death (Hindu)”, a.e., IV, 475-479; M. Boyce, “Death”, EIr., VII, 179-181; G. L. Ebersole, “Death”, Encyclopedia of Religion (ed. L. Jones), New York 2005, V, 2235-2245.
    Bu bölüm ilk olarak 2007 senesinde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 34. cildinde, 32-34 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

    2/5
    Müellif:
    BEKİR TOPALOĞLU
    İslâm’da Ölüm. Kur’ân-ı Kerîm’de yaşatmanın karşıtı olarak imâte (canlının hayatına son verme) ve teveffî (ruhunu kabzetme) kavramları geçmektedir. Yirmi bir âyette imâte, iki âyette kazâ-i mevt (birinin ölümüne hükmedip bunu gerçekleştirmek) ve on iki âyette teveffî kökü Allah’a nisbet edilmiştir. Bunların dışında ölümü gerçekleştirme eylemi (teveffî) altı âyette çoğul sîgasıyla meleklere, iki âyette “melekler” anlamında Allah’ın elçilerine (rusül) izâfe edilmiş, bir âyette de Azrâil “melekü’l-mevt” şeklinde anılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḳży”, “mvt”, “vfy” md.leri). Ölüm hadis literatüründe de aynı kavramlarla ifade edilmekte, ayrıca kabz kökü (canlının ruhunu alma) kullanılmaktadır. A. J. Wensinck’in el-Muʿcem’inde mevt kırk, teveffî on yerde gösterilmekte, kabz da üç sütun kadar yer almakta, canlının hayatına son verme fiili çok defa Allah’a, bazı hadislerde mutlak mânada meleğe veya Azrâil’e izâfe edilmektedir (“ḳbż”, “mvt”, “vfy” md.leri). Birçok âyet ve hadiste belirtildiği üzere yaşatan ve öldüren Allah’tır. Bu sebeple insan için çok önemli bir hadise olan ve onun iradesi dışında vuku bulan ölüm fiilinin gerçekleştirilmesi Allah’a nisbet edilmiştir. Ancak naslardan anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak bu fiili görevlendirdiği melekler vasıtasıyla icra etmektedir (bk. AZRÂİL).

    YanıtlaSil

  90. Ölüm mukadder ise de insanın dünyaya gelmesinin amacı ölmek değil yaşamaktır. Allah, ruhundan üfleyip halkettiği ve şuurla bezediği Âdem’in nesline aslında ebedî hayat vermiştir. Ancak hayat iki devreye ayrılmış olup ilk devre bir tür eğitim ve sınav, ikincisi ilk devrede elde edilen sonuçların şekillendireceği ebediyet sürecidir. Ölüm hayatın bu iki dönemini birbirine bağlayan ve insanı ebedîleştiren bir araçtır. Bu sebeple ölüm yaklaşık yirmi âyette “likā” (Allah’la buluşmak) kavramıyla ifade edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “lḳy” md.). Bütün dinler ve beşerî sistemler insan hayatını saygın kabul edip korunması için tedbir alır, onu ihlâl edenlerin cezalandırılacağını bildirir. İslâm dininin haram kıldığı şeylerin çoğu bu amaca yöneliktir. Kur’an’a göre haksız yere bir cana kıyan kimse bütün insanları öldürmüş, bir canı kurtaran da bütün insanlara hayat vermiş gibidir (el-Mâide 5/32). Dünyanın kozmik düzeninin Allah’ın murat ettiği zamana kadar devam edebilmesi için insan hayatının korunması gerekmektedir. Hz. Peygamber’in ne kadar sıkıntıda olursa olsun hiç kimsenin ölümü temenni etmemesi yolundaki öğütleri Kütüb-i Sitte’nin tamamında yer almaktadır (Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 484-485).

    Hayatın ve insanî değerlerin korunması, dünyanın imar edilmesi ve ebediyet için gerekli hazırlığın yapılabilmesi için Allah insana hayatı sevdirmiş, ölümü ise acı ile karşılanır bir niteliğe büründürmüştür. Nitekim bazı âyetlerde ölümden musibet olarak bahsedilmiştir (el-Bakara 2/156; el-Mâide 5/106; krş. Müsned, IV, 415; İbn Kesîr, I, 349). Ancak ölümün bir gün mutlaka geleceğini akıldan çıkarmamak, zamanı bilinmediğinden daima hazırlıklı olmak, geldiğinde de rıza göstermek kâmil müminin vasıflarını teşkil eder. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ile buluşma sevincini hissetmeyen, yalnız dünya hayatına gönül bağlayıp orada huzur bulan gafiller yerilmiştir (Yûnus 10/7-8). Bir hadise göre mümin öleceğini hissettiği anda Allah’a kavuşmayı her şeye tercih eden bir duyguya sahip olur (Müslim, “Ẕikir”, 14-18; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 67, “Zühd”, 6).

    Bir müminin Allah’ın lutfettiği ömür nimetinin şükrünü eda etme bilinciyle insanlar için faydalı olması ve ebedî hayata daha çok hazırlanmanın sona ermesi dışında ölümden korkması için herhangi bir sebep yoktur. Son nefesinde imanını şeytana kaptırma ve ölüm esnasında korkunç acılar çekmeyle ilgili telakki ve kaygıların gerçeğe uyduğunu söylemek zordur. Dinî hakikatlerin zihin ve kalp ile benimsenmesi müminde sarsılmayan bir kararlılık ve süreklilik psikolojisi meydana getirir. Pratik hayatta irade zaafı vb. faktörlerden doğan hataları olsa bile gönlü Allah’la, resulüyle ve müslüman toplumla barışık olan kişinin imanı son nefesinde kendisinden ayrılmaz, şeytanın vesvesesinden etkilenmez. Ölüm hastalığının verdiği sıkıntılar yüzünden insanın bilincini kaybederek bazı sözler sarfetmesi veya kendisinde hoşa gitmeyecek fizyolojik görünümlerin oluşması onun mânevî durumu hakkında hüküm vermek için bir delil sayılmaz. Hayatı boyunca mümin olarak yaşayan bir kişinin son nefesinde imandan yoksun olabileceğine hükmetmek Allah’ın lutuf ve adaleti hakkındaki inançla da bağdaşmaz. Çeşitli sebeplerle meydana gelen irtidad vak‘aları ise ayrı bir kategori olup son nefesle ilgili değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de, iyiler zümresi içinde yer alarak ölmeyi nasip etmesini Allah’tan istemenin öğütlenmesi (Âl-i İmrân 3/193), bazı peygamberlerin bu yolda dua ve niyazda bulunduklarının haber verilmesi de (Yûsuf 12/101; en-Neml 27/19) aynı mahiyettedir. Resûl-i Ekrem’in, “Ey kalpleri halden hale çeviren Allahım! Benim gönlümü din üzere sabit kıl” meâlindeki duası (Müsned, IV, 182, 418; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 2; Tirmizî, “Ḳader”, 7) irtidaddan sakınma konusunda bütün müminler için uyulması gereken bir örnek oluşturmaktadır (ayrıca bk. HÂTİME).

    YanıtlaSil


  91. Ölümün çok müessir bir vâiz olduğu sözü eskiden beri genel kabul görmüş, hadis diye de nakledilmiştir (Aclûnî, II, 112). İnsanları mânevî bir hastalık olan gafletten kurtarmak amacıyla ölümü bir uyarıcı olarak kullanma yöntemi ilâhî ve nebevî beyanlarda yer almakta, ashaptan itibaren birçok menkıbevî rivayet de buna eklenmektedir (meselâ bk. İbn Kuteybe, II, 325-343). Ölüm ve ölüm ötesi hayata dair önemli bir eser kabul edilen Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî’ye ait et-Teẕkire adlı kitapta bu yöntem kullanılmıştır. Kurtubî, bu eserinin ölüm sırasında şeytanın yardımcılarıyla gelip mümini İslâm dininden caydırması konusuna ayırdığı bölümde isnadsız bazı hadisler nakletmiş, fakat bu hadisleri nisbet edildikleri Tirmizî ile Nesâî’nin es-Sünen’lerinde bulamadığını belirtmiştir. Kurtubî, benzer hadislerin muhtevasını Gazzâlî’nin de Keşfü ʿulûmi’l-âḫire adlı kitabında zikrettiğini de söylemiştir (et-Teẕkire, s. 38-40).

    Ebû Katâde’nin rivayetine göre Hz. Peygamber dünyadan âhirete intikal eden insanları mümin ve fâcir diye ikiye ayırmış, birincisi için “istirahata çekilen kimse”, ikincisi için de “ölümü sebebiyle insanların rahata erdiği kimse” ifadesini kullanmış ve şöyle demiştir: “Mümin öldüğü andan itibaren dünyanın meşakkati, elem ve eziyetlerinden kurtulmuş olur. Kâfir veya günahta ısrarcı olan kimsenin ölmesiyle de insanlar, şehirler, memleketler, ağaçlar ve hayvanlar onun şerrinden emin olur” (Nesâî, “Cenâʾiz”, 48-49). Resûlullah’ın bu sözleri Kur’an’da yer alan beyanların bir nevi tefsiri mahiyetindedir. Kur’ân-ı Kerîm’de ölüm hali tasvir edilirken canın köprücük kemiklerine veya boğaza dayanmasından, ölenin ve etrafındakilerin telâşa düşmesinden ve ölüm baygınlığından söz edilmekte, ancak bu durum kâfir, zalim ve münafıkların ölüm halini ifade etmektedir (Kāf 50/19; el-Vâkıa 56/83-84; el-Kıyâme 75/26-30). Nitekim Kıyâme sûresinde ölümün bu türüne mâruz kalacak kimselerin Hz. Peygamber’in getirdiği vahyi kabul etmediği, namaz, dua ve niyazla ilgisi bulunmadığı, yalan saydığı dinî gerçeklere sırt çevirip taraftarlarıyla birlikte kibirlendiği belirtilmiştir (75/31-33). Kur’an’da ayrıca meleklerin kâfirlerle münafıkların ruhlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuracakları (el-Enfâl 8/50-51; Muhammed 47/27-28), dinî gerçekleri yalan saymak suretiyle kendilerine zulmetmiş kimselerin ruhlarını kabzederken de onları bir anlamda azarlayacakları ifade edilmektedir (en-Nisâ 4/97; el-A‘râf 7/37; en-Nahl 16/28-29). Bu beyanlar ölüm güçlüklerinin kâfir, zalim ve münafıklar için söz konusu olduğunu göstermektedir. Günümüzde çeşitli tıbbî müdahalelerle ölüm sırasındaki fizyolojik acıları hissetmenin önlendiği, yine bazı ölümlerin ağrısız, acısız, âniden vuku bulduğu dikkate alınarak bu güçlük ve sıkıntıların fizyolojik olmaktan ziyade ruhî ve mânevî olduğu düşünülebilir.

    Resûl-i Ekrem’in ölüm hastalığında Hz. Âişe’nin evinde olduğu ve son nefesini onun kucağında verdiği bilinmektedir. Âişe, Resûlullah’ın ölüm sırasında acı çektiğini söylemekte ve, “Lâ ilâhe illallah, ölümün de sarsıntıları varmış, Allahım, bana yardım et!” dediğini nakletmektedir (Buhârî, “Riḳāḳ”, 42; İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 64; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 8). Hz. Peygamber’in müminin son nefeslerini ter dökerek verdiğini söylediği de rivayet edilmiştir (Tirmizî, “Cenâʾiz”, 8, 10). Onun bu tür beyandan, hastalanıp ıstırap çekmek ve bazı günahlarının cezasını çekmek suretiyle ölmenin ansızın ölmekten daha hayırlı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak mümkündür (krş. Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 10).

    YanıtlaSil

  92. Bir âyette ebedî hayata hazırlık açısından dünyanın önemi vurgulandıktan sonra insanın dünya hayatından nasibini almayı unutmaması gerektiği belirtilmiş (el-Kasas 28/77), çeşitli âyetlerde de savurganlığa ve suistimale kaçmamak şartıyla dünya nimetlerinden yararlanılması istenmiştir. Bununla birlikte Allah dostlarının, inanan ve kötülüklerden sakınan kimselerin (Yûnus 10/62-63) ölmek suretiyle O’na kavuşmanın sevincini gönüllerinde taşıdıkları dolaylı biçimde anlatılmıştır (el-Bakara 2/94; el-Cum‘a 62/6). Hz. Peygamber, “Allah’a kavuşmayı arzu eden kimse ile Allah da buluşmayı murat eder, bunu arzu etmeyen kimseyle buluşmayı ise kerih görür” buyurmuş, bunu duyan Hz. Âişe’nin hiç kimsenin ölmeyi hoş görmediğini söylemesi üzerine Resûlullah şöyle demiştir: “Senin zannettiğin gibi değildir. Bir mümine ölüm hali gelince ilâhî rıza ve lutufla müjdelenir. Artık onun için hiçbir şey âhiret yolculuğu kadar sevimli değildir. Kâfire ölüm hali gelince karşılaşacağı azap kendisine bildirilir. Artık onun için de hiçbir şey ölüm kadar sevimsiz olmaz. Kâfir, Allah’ın huzuruna çıkmaktan hoşlanmadığı gibi Allah da onunla mülâki olmayı murat etmez” (Buhârî, “Riḳāḳ”, 41; Müslim, “Ẕikir”, 14-18). Bu hadis Yûnus sûresindeki ilâhî beyanın tefsiri niteliğindedir (10/7-10).

    Çok tanrılı inancı benimseyen, âhirete inanmadığı için sorumluluk duygusu taşımayan, kibirli ve gururlu tavırlar sergileyenlerin ölüm sırasında ve sonrasındaki acıklı halleri tasvir edildikten sonra Kur’an’da takvâ sahiplerinin ruhlarını kabzedecek meleklerin onlara nazik davranacağı, “hoş geldiniz” konumunda selâm vereceği belirtilmiştir (en-Nahl 16/28-32). Diğer bir yerde ise Allah’ı rab tanıyarak hayatlarını istikamet üzere geçirenlerin -ölüm sırasında- (Taberî, XXIV, 145) kendilerine meleklerin ineceği ve onlara çok sıcak ifadelerle uhrevî müjdeler vereceği anlatılır (Fussılet 41/30-32; ayrıca bk. el-Enbiyâ 21/101-103; el-Ahzâb 33/43-44). Bundan başka birçok âyette iman edip sâlih amel işleyenlere hiçbir şekilde korku ve üzüntünün gelmeyeceği belirtilmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫvf” md.). Kur’an’da ayrıca Allah yolunda şehid edilenlerin ölü kabul edilmemesi istenmiş, onların Allah katında ölüm sonrası âlemde diri olup mutlu bir hayat sürdürdükleri bildirilmiştir (el-Bakara 2/154; Âl-i İmrân 3/169-171). Âhirete intikal eden bütün mümin ruhlarının yüksek yerlerde ve cennet bahçelerindeki ağaç dallarında bulunacağını haber veren hadisler de mevcuttur (Müslim, “Cennet”, 75; İbn Mâce, “Zühd”, 32).

    YanıtlaSil


  93. Naslarda ölümle ilgili olarak tasvir edilen sevindirici ve korkutucu hallerin ölümden sonra da devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu hususu şehidlere dair olan âyetler ortaya koyduğu gibi Hz. Îsâ’nın mûcizevî şekilde dünyaya gelişinden bahseden âyetlerde “doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabrinden kaldırılacağı gün” onun için esenlik dilenmesinden söz edilmesi de göstermektedir (Meryem 19/15, 33). Ölümün ve kıyametin anlatıldığı Vâkıa sûresinde (56/83-95) can boğaza dayandığı ve hasta sahiplerinin şaşkın şaşkın bakındığı esnada Allah’ın -veya meleklerin- kişiye etrafındakilerden daha yakın olduğu ifade edildikten sonra Allah dostlarına rahatlık, güzel rızık ve naîm cenneti sunulacağı, dinî gerçekleri yalanlayan yolunu şaşırmış kimselere ise kaynar su verilip cehennem azabı uygulanacağı belirtilir. Cennet ve cehennem bugün mevcut olsa bile kıyametin fiilen vuku bulmasından önce buralara girilmeyeceğinin kabulü karşısında sözü edilen tasvirlerde yer alan cennet nimeti ve cehennem azabının yoruma tâbi tutulması gerekmektedir. Hz. Peygamber’den rivayet edilen bazı hadisler bu konuya ışık tutmaktadır. Bu hadislerde, kişiye kıyamet gününde varacağı yer olan cennet veya cehennemin ölümünün hemen ardından gösterildiği ve bu işin sabah akşam tekrarlandığı anlatılır (Buhârî, “Riḳāḳ”, 42, “Cenâʾiz”, 89; Müslim, “Cennet”, 65-66; krş. Müslim, “Cennet”, 70-72; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 20, 72). Yâsîn sûresinde (36/52) kabir hayatının uyku (uyku yeri) olarak gösterilmesinden, başka bir âyette de (ez-Zümer 39/42) uykuyla ölüm arasında benzerlik kurulmasından hareketle ölüm sonrası hayatın insan idrakine göre bir nevi uykudan ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Fakat dünya hayatındaki uyku sırasında yaşanılan iyi veya kötü durumların çok kısa sürmesine karşılık kabir hayatı uzun asırlara yayılmıştır. Ölüm sonrası hayatla Ashâb-ı Kehf’in mağara hayatı arasında ilişki kurmak mümkündür. Ancak Ashâb-ı Kehf için yapılan, “Uykuda oldukları halde onları uyanık sanırsın” (el-Kehf 18/18) nitelemesine karşılık kabristan ehli için “Hayatta oldukları halde onları ölmüş sanırsın” demek gerekir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 484-485; Müsned, IV, 182, 415, 418; İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-aḫbâr (Tavîl), II, 325-343; Taberî, Câmiʿu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXIV, 145; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, et-Teẕkire fî aḥvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âḫire, Beyrut 1405/1985, s. 38-42; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Beyrut 1385/1966, I, 349; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 112; Elmalılı, Hak Dini, V, 4127-4130.

    YanıtlaSil

  94. İSLÂM DÜŞÜNCESİ. Klasik felsefede olduğu gibi İslâm düşüncesinde de ahlâk ilmi bir bakıma mutluluğu kazanma sanatı olarak görülmüş, insandan bütün eylemlerini bu temel amaca göre düzenlemesi istenmiştir. Nitekim ilk İslâm filozofu olan Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’den itibaren ölüm konusu keder, tasa ve kaygılar, mutluluğa engel olan psikolojik rahatsızlıklar olarak ele alınmış, bunlar fikrî ve ahlâkî tedbirlerle tedavi edilmesi gereken problemler şeklinde değerlendirilmiştir. Bu sebeple Kindî, el-Ḥîle li-defʿi’l-aḥzân adlı eserinin son kısmını ölüme ve ölüm korkusuna ayırmıştır. Ona göre ölüm insan tabiatının tamamlayıcı unsuru, insan tanımının temel öğesidir. Zira insan “akıllı ve ölümlü varlık” diye tanımlanır. Şu halde ölüm olmasaydı insan da olmazdı, yani bir varlık ölümlü değilse insan değildir; buna göre sanıldığının aksine ölüm de kötü değildir. Çünkü ölüm mutlak bir yokluk olmayıp ebedî ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Ölüm korkusunun asıl sebebi böyle bir hayata inanmamak veya bu hayat hakkında doğru bilgiye sahip olmamaktır.

    Kindî’nin bu görüşleri Ebû Bekir er-Râzî’nin eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî’si, Ebû Zeyd el-Belhî’nin Meṣâliḥu’l-ebdân ve’l-enfüs’ü, İbn Sînâ’nın Risâle fi’l-ḥüzn’ü, İbn Miskeveyh’in Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ı ile Risâle fi’l-ḫavf mine’l-mevt ve ḥaḳīḳatih ve ʿİlâcü’l-ḥüzn adlı risâleleri, Râgıb el-İsfahânî’nin eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa’sı, Gazzâlî’nin Mîzânü’l-ʿamel, et-Tibrü’l-mesbûk fî naṣîḥati’l-mülûk ve İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn isimli eserleri, Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Aḫlâḳ-ı Nâṣırî’si, Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si gibi sonraki birçok eserde bazı farklılıklarla tekrar edilmiştir. Râzî ölüm korkusu-intihar ilişkisi üzerinde dururken Kindî’nin bu konuyu ihmal ettiği görülmektedir. Ancak Kindî dindar bir düşünür olmasına rağmen dinin ahlâk ve ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisinden söz etmemiş, buna karşılık peygamberlik ve vahyi gereksiz gördüğü söylenen Râzî hak dine inanmanın bu konudaki olumlu tesirini kabul etmiş, ölümün tamamen varlık alanından silinme olduğuna inanan insanın bu dünyanın ağır sıkıntıları karşısında intiharı kurtuluş yolu olarak görebileceğine dikkat çekmiştir. Ölümün önceki hayata göre daha iyi olan yeni bir hayata geçiş olduğuna inanmadıkça ölüm korkusunu yenmek mümkün değildir. İkinci hayata inanmayan insan zihnini ölüm korkusundan uzak tutmak için kendini tutkularının akışına bırakır. Aslında ruhun da beden gibi ölümlü olduğunu, dolayısıyla ölümden sonra eziyet ve sıkıntı çekilmeyeceğini düşünmek, bu dünyanın sıkıntılarından kurtulmaya çalışan insanı ölmenin yaşamaktan daha iyi olduğu kanaatine yani intihara götürür. Buna karşılık ikinci hayata inanan, iyi ve erdemli olan, hak dinin kendisine yüklediği görevleri yerine getiren kişi ölümden korkmaz (eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî, s. 92-96).

    Eserlerinde ölüm konusuna geniş yer verenlerden biri de İbn Miskeveyh’tir. Onun Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ında Kindî’nin eserinden isim zikredilerek geniş ölçüde yararlanılmıştır. Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ta Kindî’nin görüşlerinin bir özeti olan ʿİlâcü’l-ḥüzn (bk. bibl.) başlıklı risâlenin aynen yer aldığı görülmektedir (Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 180-183). Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ın ölümle ilgili bölümünde ölüm korkusunun nefis hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklandığını belirten İbn Miskeveyh insanın asıl cevherini nefsin teşkil ettiğini, nefsin ise bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüreceğini, ölümü bir yok oluş gibi görmenin ve ondan korkmanın anlamsız olduğunu söyler. Bu arada muhtemelen yine Kindî’nin Risâle fî ḥudûdi’l-eşyâʾ ve rusûmihâ adlı sözlüğünden faydalanarak ölümün biri iradî, diğeri tabii olmak üzere iki şeklinin bulunduğu yönünde Sokrat’tan gelen görüşe de (Eflatun, 67d-

    YanıtlaSil
  95. yer vermektedir. Tabii ölüm insanın bu dünyada vadesini tamamlayarak öbür âleme göçmesi, iradî ölüm ise nefsânî tutkularını dizginlemesidir. Risâle fi’l-ḫavf mine’l-mevt ve ḥaḳīḳatih başlıklı risâlesinde İbn Miskeveyh, insanın başına gelen şeyler içinde ölüm korkusunun bütün korkuların en şiddetlisi ve en etkilisi olarak algılandığını, bunun da şu sebeplerden kaynaklandığını söyler: a) Ölümün gerçek niteliği hakkındaki bilgisizlik; b) İnsanın ölümden sonra ne olacağını bilememesi; c) Bedenin çözülüp bozulmasıyla ruhun da aynı âkıbete uğrayacağını zannetmesi; d) Ölümden duyacağı acı ve ıstırapların çektiği hastalıkların ağrı ve acısından daha şiddetli olacağından ve ölümden sonra büyük bir azap çekeceğinden korkması; e) Ölümden sonra başına neler geleceğini bilememesi; f) Geride bırakacağı mal mülk gibi şeylere üzülmesi. İbn Miskeveyh bütün bu korku ve kaygıların yersiz olduğunu ortaya koyar. Buna göre ölüm ruhun (nefis) bedeni kullanmayı bırakmasından başka bir şey değildir. Nefis mânevî bir cevher olarak bedenden ayrıldıktan sonra da varlığını sürdürür. Ölüm korkusunun asıl sebebi ölümün kendisi değil insanın ölümden sonra ne olacağı hakkındaki bilgisizliği olduğuna göre bu konuda rahata kavuşmanın yolu bilgisizlikten kurtulmaktır; bunu başaran kişi ebedî huzura ve mutluluğa kavuşmuş olur. İnsanın ölümden duyacağı acı ve ıstırapların hastalıktan duyduğu acılardan daha şiddetli olacağını düşünmesi ise bir kuruntudan ibarettir. Çünkü beden ruhla birlikte iken acı duyar, ruh ayrılınca acıyı hissetmez olur. Şu halde ölüm bedene ait bir hal olup hissedilmez, acı vermez. Ölümden sonra azaptan korkan kişi de aslında ölümden değil ölüm sonrasındaki cezadan korkmaktadır. Bu ise onun günahlarını itiraf ettiğini, günahlarından dolayı kendisini cezalandıracak olan âdil bir hâkime inandığını gösterir. Sonuçta bu kişinin korkusunun asıl sebebi kendi günahlarıdır ve onun yapması gereken şey günah işlemekten kaçınmaktır.

    Gazzâlî de eserlerinde ölüm konusuna oldukça geniş yer vermiştir. Onun el-Ḥîle li-defʿi’l-aḥzân’dan yaptığı alıntılardan biri Kindî’nin ölüm korkusunun sebebine ilişkin olarak başvurduğu, insanın ölüm ötesi hakkındaki bilgisizliğinin onda gelecekle ilgili korkular doğurduğunu anlatan sperma faraziyesidir (Üzüntüden Kurtulma Yolları, s. 31-32). Ancak Kindî spermanın değişim aşamalarını ayrıntılı şekilde bildirip spermanın akıllı bir varlık olması durumunda her aşamada geçmişi, hali ve geleceği hakkında neler düşüneceğini ve neler söyleyeceğini anlattığı halde Gazzâlî bu gelişimin sadece anne karnından “dünyanın genişliğine” geçiş kısmına yer verir. Buna göre cenin düşünme ve konuşma gücüne sahip olsaydı sırf gelecekle ilgili bilgisizliği yüzünden dünyaya gelmek istemezdi; dünyaya geldikten sonra da tekrar anne karnına dönmeye razı olmazdı. Bunun gibi mümin kimse de dünyada iken ölümden korksa bile rabbine kavuşunca dünyaya dönmek istemez. Gazzâlî ayrıca bu fikri iki hadisle ve daha başka haberlerle desteklemektedir (İḥyâʾ, IV, 496-497). İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de ölüm konusunu âhiretteki sonuçlarıyla birlikte geniş biçimde işleyen Gazzâlî burada ölümün gerçek niteliğinin ne olduğunu anlattığı bölümde (a.g.e., IV, 493 vd.) kendi dönemindeki ölümle ilgili yanlış telakkileri şu şekilde özetler: 1. Ölüm bir yok oluştan ibarettir. Haşir, neşir, iyi ve kötü âkıbet diye bir şey yoktur. İnsanın ölümü başka canlıların ölümünden, bitkilerin kuruyup çürümesinden farksızdır. Bu görüş mülhidlerin, Allah’a ve âhiret gününe inanmayanların görüşüdür. 2. İnsan ölümle yok olur ve haşir vaktinde yeniden diriltileceği ana kadar kabirde kaldığı süre içerisinde haz veya acı duymaz. 3. Ruh ölümsüzdür. Âhirette mükâfat veya cezayı ruh görecek, beden ise diriltilmeyecektir. Bu iddiaları “boş kuruntular ve haktan sapmalar” diye nitelendiren Gazzâlî, ölümü kısaca “bir durum değişikliği” olarak tanımlayıp ruhun bedenden ayrıldıktan sonra ya azap çekerek veya mutlu olarak varlığını sürdüreceğini belirtir. Ruhun bedenden ayrılmasının anlamı beden üzerindeki yönetiminin sona ermesidir

    YanıtlaSil
  96. Ancak ruhta bundan sonra da acıyı ve sevinci algılama yeteneği vardır; ruhun bizâtihi sahip olduğu bu yetenekler bedenden ayrılınca devam eder; organlar aracılığıyla elde ettiği nitelikler ise bedenden ayrıldıktan sonra yok olur. Ruh bedene dönmekle bunları yeniden kazanır. Bu dönüş kabirde veya yeniden dirilme gününde olabilir. Aslında ölümden duyulan kaygı ve korkunun arkasında kişinin tamamen yok olmasından ziyade bedeninden, ailesi ve yakınlarından, malından mülkünden ayrılacağı gerçeği yatmaktadır. Buna karşılık insanın asıl varlığı nefsi veya ruhu olup o da ölümsüzdür (a.g.e., IV, 494).

    BİBLİYOGRAFYA
    Eflatun, Phaidon (trc. Suut Kemal Yetkin – Hamdi Ragıb Atademir), Ankara 1945, 67d-68b; Kindî, Resâʾil, s. 72; a.mlf., Üzüntüden Kurtulma Yolları: el-Hîle li-def‘i’l-ahzân (nşr. ve trc. Mustafa Çağrıcı), İstanbul 1998, metin, s. 30-32; Ebû Bekir er-Râzî, eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî (nşr. P. Kraus, Resâʾil felsefiyye içinde), Beyrut 1402/1982, s. 92-96; İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ (nşr. İbnü’l-Hatîb), Kahire 1398, s. 175-183; a.mlf., Risâle fi’l-Ḫavf mine’l-mevt (nşr. L. Şeyho, el-Felsefetü’l-İslâmiyye [nşr. Fuat Sezgin] içinde), Frankfurt 2000, s. 34-45; Gazzâlî, İḥyâʾ, IV, 448-547; Sâlih Uzayme, Muṣṭalaḥât Ḳurʾâniyye, Beyrut 1414/1994, s. 390-393.
    Bu bölüm ilk olarak 2007 senesinde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 34. cildinde, 36-37 numaralı sayfalarda yer almıştır. Matbu nüshayı pdf dosyası olarak indirmek için tıklayınız.

    4/5
    Müellif:
    SÜLEYMAN ULUDAĞ
    TASAVVUF. Gazzâlî ölümü arzu etmeleri bakımından insanları üçe ayırır: Dünya işlerine dalıp ölümü ve âhireti unutan günahkârlar, günah işlemekten pişman olup amel ve taate yönelen tövbekârlar, ârifler. Günahkârlar ölümü hatırlamak istemez; çünkü ölümü hatırlamak onların dünyadan haz almasını engeller, üzülmelerine sebep olur, rahatlarını kaçırır. “Kaçtığınız ölüm mutlaka sizi yakalayacaktır” âyeti (el-Cum‘a 62/8) bunların halini anlatır. Tövbekârlar ölümü unutmaz, daha çok ibadet ve iyi işler yapıp sevap kazanarak yüksek mertebelere ulaşmak için ölmeyi arzu etmezler. Ölümü ve sonrasını hatırlamaları tövbelerine samimi ve ciddi bir şekilde bağlı kalmalarını sağlar. Ârifler ise özledikleri mevlâya kavuşma yolunu açtığından daima ölümü hatırlar ve bir an önce “dost” diye tanımladıkları Hakk’a ermek isterler. Âriflerin üstünde bir zümre daha bulunur. Bunların ölümü veya yaşamayı arzu etme gibi bir istekleri olmaz, bu konuda Hakk’ın takdirini gönül hoşluğuyla kabul ederler (İḥyâʾ, IV, 434).

    YanıtlaSil

  97. İnsanın dünyaya dalarak âhireti unutmasına, bedenî arzular peşinde koşmasına, ihtiras, tamah ve bencilliğe kapılmasına engel olan, ibadetlere ve erdemli hayata yönelten ölümün sıkça hatırlanması tavsiye edilmiştir. Hz. Ali ölümü hatırlamanın hayırlı işlerin yapılmasına vesile olacağını söyler. Hz. Ömer ölümü aklından çıkarmamak için yüzüğünün kaşına, “Ey Ömer! Vâiz olarak sana ölüm yeter” ibaresini yazdırmıştı (a.g.e., IV, 435; Aclûnî, II, 112). Ölümü hatırlattığı ve bu şekilde kalpleri yumuşattığı için Resûl-i Ekrem kabir ziyaretini tavsiye etmiştir (Müslim, “Cenâʾiz”, 106; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 77; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 7). İnsanı yeryüzünde dolaşıp eski kavimlerden kalan harabelere ibret gözüyle bakmaya ve onların âkıbetlerinden ders almaya davet eden âyetlerde de ölümün hatırlanmasına işaret vardır (Yûsuf 12/109; en-Neml 27/14).

    Allah’ın gazabına uğrama ve cehennemde yanma korkusuyla yaşayan âbid ve zâhidlerin ölümden ve ölüm sonrası hayattan korktukları, göz yaşı döküp mahzun bir hayat yaşadıkları, tasavvufta Allah sevgisinin ve ümitli olmanın vurgulandığı dönemlerde ise ölümün Hakk’a kavuşma vesilesi kabul edildiği ve arzulandığı görülmektedir. Kur’an’da, hayırlı işler yapanların selâmette oldukları ve cennete girecekleri müjdesini aldıktan sonra ruhlarını meleklere hoşça teslim ettiklerinden bahsedildiğine (en-Nahl 16/32) dikkat çeken sûfîler, kendilerinde ümit hali galip olan bazı velî ve âriflerin bu şekilde öldüklerine dair örnekler verirler. Bunlardan bazıları ölürken tebessüm eder, bazıları sevincinden uçacakmış gibi coşar, bazıları vefat ettikten sonra hayat belirtileri gösterir, bazıları ölmeden cennetteki yerini görüp sevinir, öldükten sonra rüyada görülen bazıları ise ölüm sonrası hayatın sanıldığı gibi korkunç olmadığını, Allah’ın af ve merhametinin çok geniş olduğunu söyler (Serrâc, s. 280; Kelâbâzî, s. 157; Kuşeyrî, II, 589).

    Tasavvuf klasiklerinde ölüm konusuna ayrı bölümler ayrılmış, burada sûfîlerin ölümle ilgili görüş ve gözlemleri anlatılmış, ölümün âdâbından bahsedilmiştir (Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh, s. 154-160; Kuşeyrî, II, 589-600). Bu eserlerde ölümü yaklaşan velîlerin daima Allah’ı zikrettikleri, Kur’an okudukları, namaz kılıp ibadete devam ettikleri, meselâ Cüneyd-i Bağdâdî’nin Kur’an okuyarak ruhunu teslim ettiği, “Allah’ı zikret, hatırla” diyenlere, “Unutmadım ki hatırlayayım” dediği, Ebû Bekir eş-Şiblî’nin ölüm döşeğinde bile abdest almaya özen gösterdiği, bazılarının can çekişirken ilâhî aşka dair şiirler okuduğu, bazılarının öleceklerini önceden bilip hazırlık yaptıkları geniş biçimde anlatılır (Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, s. 120, 135).

    Tasavvufta Hak âşıklarının da şehidler gibi ölmediğine inanılır. Bir derviş Ebû Ali er-Rûzbârî’ye, “Hak âşıkları daima hayattadır ve ölmez” demişti (Kuşeyrî, II, 589). Yûnus Emre de, “Âşık öldü diye salâ verirler / Ölen hayvan-durur, âşıklar ölmez” beytinde aynı hususu vurgulamaktadır. Bazı mutasavvıflara göre ölüm üzülecek ve matem tutulacak bir olay değil sevinilecek bir husustur. Hak âşıkları kendilerini mevlâya kavuşturan ölümü bir vuslat gibi görür ve ondan “düğün” diye bahsederler. Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’ın, cenazesi mezara götürülürken, “Bundan daha hoş ne var? Dost dosta, yâr yâra gidiyor” beytinin okunmasını vasiyet ettiği (Lâmiî, s. 343), vefatından sonra da onun için bir ziyafet verildiği kaydedilir (Muhammed b. Münevver, s. 357). Ölümün yeni bir doğum olduğunu, vefat ettiğinde ağlamamalarını söyleyen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ölünce neyler üflenmiş, nefirler ve rebablar çalınmış, mazharlar dövülmüştü. Mevlevîler, Mevlânâ’nın ölüm yıl dönümünü “şeb-i arûs” (düğün gecesi) diye anarlar ve bununla dostu olan Hakk’a kavuşmasını kastederler (Gölpınarlı, s. 124-133). Bazı tarikat pîrleri adına düzenlenen ölüm yıl dönümü törenleri çeşitli müslüman ülkelerinde günümüze kadar devam etmiştir.

    YanıtlaSil
  98. . Ancak Selef âlimi İbnü’l-Cevzî bazı tarikat ehlinin düzenlediği ve şenliğe dönüştürdüğü bu törenlerin akla da dine de aykırı olduğunu, Hz. Ya‘kūb’un oğlu Yûsuf kaybolunca, Hz. Peygamber’in oğlu İbrâhim vefat edince ağlayıp göz yaşı döktüklerini, tabii ve insanî olanın da bu olduğunu, cenaze defnedilirken veya definden sonra şenlik, raks ve sevinç gösterileri yapmanın câiz sayılmadığını, bunları yapanların şeytanın oyununa geldiğini söyler (Telbîsü İblîs, s. 306-307).

    İlk sûfîlerden Hâtim el-Esam beyaz, siyah, kızıl ve yeşil olmak üzere dört ölümden bahsetmiş, “Az yemek beyaz, eza ve cefaya tahammül siyah, nefse muhalefet kızıl, yamalı elbise giymek yeşil ölümdür” demiştir (Sülemî, s. 93; Abdurrahman-ı Câmî, s. 63, 685). Sürekli aç kalmak suretiyle gerçekleşen beyaz ölümle sâlikin idraki canlanır. Eza ve cefaya katlanarak gerçekleşen siyah ölümle sâlik her şeyin Allah’tan olduğu gerçeğini müşahede eder. Kıymetsiz şeyler giymek suretiyle gerçekleşen yeşil ölümle Hakk’ın güzelliğini görür. Nefse muhalefet sonunda gerçekleşen kızıl ölüm ise bütün ölüm türlerini kapsayan ve Hz. Peygamber tarafından “büyük cihad” diye nitelenen ölüm türüdür (Kâşânî, s. 91-93).

    Mutasavvıflar biri zorunlu (ıztırarî) diğeri iradî olmak üzere iki ölümden bahsederler. Ruhun bedenden ayrılması hakiki/zorunlu yani biyolojik ölüm; nefsin hevâ ve hevesini, arzu ve tutkularını etkisiz hale getirme, denetim altında tutma iradî ölümdür. “Ölmeden evvel ölmek” deyimiyle kastedilen budur. Hz. Peygamber bir sahâbîye dünyada bir yolcu gibi yaşamasını ve kendini ölü saymasını tavsiye etmişti (Müsned, II, 24, 41; İbn Mâce, “Zühd”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 20; Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh, s. 171). Mutasavvıflara göre Kur’an’da söz konusu edilen iki ölümden (el-Mü’min 40/11) biri iradî ölümdür. Cüneyd-i Bağdâdî, “Tasavvuf Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır” derken iradî ölümü anlatmaktaydı. Ölümü ve sonrasını çokça düşünmeleri sûfîleri ölmeden evvel ölmeye, yani kötülük yapmayı emreden nefsi etkisiz hale getirerek kötü duygu ve düşüncelerden fâni olmaya götürmüştür. Bunun için de yemeyi, uyumayı ve konuşmayı en aza indirmişler, inzivaya çekilerek kendilerini ibadete, tefekküre ve zikre vermişlerdir.

    BİBLİYOGRAFYA
    Müsned, II, 24, 41; Muhâsibî, er-Riʿâye li-ḥuḳūḳıllâh (nşr. Abdülkadir Ahmed Atâ), Kahire 1390/1970, s. 154-160, 171; a.mlf., et-Tevehhüm: Riḥletü’l-insân ilâ ʿâlemi’l-âḫire (nşr. M. Osman Haşt), Kahire, ts. (Mektebetü’l-Kur’ân); İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-aḫbâr, II, 325-343; Serrâc, el-Lümaʿ, s. 280; Kelâbâzî, et-Taʿarruf, s. 157; Sülemî, Ṭabaḳāt, s. 93, 472; Kuşeyrî, er-Risâle, II, 589-600; Gazzâlî, İhyâʾü ʿulûmi’d-dîn, Kahire 1358/1939, IV, 433-482; Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 319-322; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, Kahire 1928, s. 306-308; Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî, Âdâbü’l-mürîdîn, Beyrut 2005, s. 65-68, 120, 135; İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, II, 389; IV, 371; Necmeddîn-i Dâye, Mirṣâdü’l-ʿibâd (nşr. M. Emîn Riyâhî), Tahran 1365 hş., s. 364, 386; Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, et-Teẕkire fî aḥvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âḫire (nşr. Ebû Süfyân Mahmûd b. Mansûr), Medine 1417/1997; Mevlânâ, Mesnevî, I, 195; Azîz Nesefî, İnsânü’l-kâmil, Tahran 1944, s. 159; Kâşânî, Iṣṭılâḥâtü’ṣ-ṣûfiyye, s. 91-93; Yahyâ b. Ahmed el-Bâharzî, Evrâdü’l-aḥbâb ve fuṣûṣü’l-âdâb, Tahran 1353, s. 361-366; Abdurrahman-ı Câmî, Nefaḥâtü’l-üns (nşr. Mahmûd Âbidî), Tahran 1370 hş., s. 63, 685; Lâmiî, Nefehât Tercümesi, s. 343; Aclûnî, Keşfü’l-ḫafâʾ, II, 112; İbrâhim Hakkı Erzurumî, Ma‘rifetnâme, İstanbul 1310, s. 246-254; Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1959, s. 124-133; Süleyman Uludağ, İnsan ve Tasavvuf, İstanbul 2001, s. 263-267; Mecdî M. İbrâhim, Müşkiletü’l-mevt ʿinde ṣûfiyyeti’l-İslâm, Kahire 2004; A. Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslâm’da Rüya ve Rüya Tabiri, İstanbul 2005, s. 225, 263.

    YanıtlaSil

  99. HÜSEYİN ESEN
    FIKIH. İslâm düşüncesine göre hayat ruhun insanın bedenine girmesiyle başlayıp bedenden ayrılmasıyla son bulduğundan genellikle İslâmî literatürde ölüm “ruhun bedenden ayrılması” şeklinde tanımlanmaktadır. Bununla birlikte ruhun bedenden ayrılma zamanından açıkça bahseden nasların bulunmaması sebebiyle fakihler, ölüm ânının tesbitiyle ilgili olarak birtakım belirtileri esas kabul etmek durumunda kalmışlardır. Fıkıh literatüründe bilincin ve duyuların kaybolması, solunumun ve nabzın durması, kolların yana düşmesi, gözlerin kayması gibi haller ölüme dair ilk emâreler; vücudun soğuması, kuruması, morlukların oluşması, çürüme ve bozulmanın görülmesi gibi durumlar da ölümün gerçekleştiğini gösteren geç emâreler arasında sayılmaktadır. Ancak günümüzde tıbbın ilerlemesiyle klasik tıbbın kabul ettiği bu ölçütler üzerinde önemli tartışmalar olmuş, tıp çevrelerinde artık kalp atışının ve solunumun durması gibi belirtiler yerine beyin ölümü kesin ölüm emâresi kabul edilmiştir. Beyin ölümü beynin bütün işlevlerinin geri dönüşsüz olarak ortadan kalkmasıdır. Beyin, kan dolaşımı ve solunum dahil vücuttaki sistemleri idare eden ve bir bütün halinde çalışmasını sağlayan merkezî organ olduğundan beynin fonksiyonlarını geri dönülmez biçimde yitirmesinin insanın ölümü demek olduğu kabul edilmektedir. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra vücudun alt sistemleri bir süre daha beyinden bağımsız biçimde yaşam destek ünitesinin yardımıyla bazı işlevlerini sürdürür. Kalbe verilen elektrik dalgaları, birtakım kimyevî maddelerin etkisi ve solunum aygıtı sayesinde vücutta kan dolaşımı devam edebilir. Bünyeye göre farklılık göstermekle birlikte bir süre sonra kalp atışı da durur. Beyin ölümünün gerçekleşmesinin ardından kan dolaşımının ve solunumun bir müddet daha devam edebilmesi, yine bazı irade dışı hareketlerin görülebilmesi klasik ölüm anlayışıyla en önemli anlaşmazlık noktasını teşkil eder. Klasik İslâm düşüncesinde ruhun en temel fonksiyonlarından sayılan akletme, kavrama ve iradeli davranışlar sergileyebilme özelliklerinin beynin bütün işlevlerini yitirmesi durumunda ortadan kalkmasından hareketle beyin ölümünü ruhun bedenden ayrılmasının alâmeti olarak sayan yaklaşım bu kriterin kabul edilmesinde dinen bir sakınca görmez. Ancak bunun karşısında, ruhun bedenle olan ilişkisinin beynin fonksiyonlarına indirgenemeyeceği ve ölümün kalbin atışlarının tamamen durmasıyla kesinlik kazanan bir süreç olduğunu düşünen muhalif görüşe göre bu kriterin kabul edilmesi mümkün değildir. Diğer taraftan beyin ölümü kriterinin ardında yatan en önemli sebeplerden biri organ naklini kolaylaştırmak ve özellikle kalp naklini mümkün kılmaktır. Böyle bir amacın bulunması, tıp çevrelerinde kesin biçimde onaylanmasına rağmen beyin ölümü kriterinin dünya kamuoyunda yüzde kırklara varan bir oranda kabul görmemesine yol açmaktadır. Öte yandan ancak uzmanlarca tesbit edilebilen bir husus olması sebebiyle beyin ölümüne karar veren hekimlerin meslekî ve ahlâkî yeterliğinin tesbiti meselenin gözden kaçırılmaması gereken önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Beyin ölümü kriteri konusunda İslâm dünyasında da lehte ve aleyhte görüşler bulunmaktadır. Dünya İslâm Birliği’ne bağlı Fıkıh Akademisi, 17-21 Ekim 1987 tarihli toplantısında aldığı kararda beyin ölümünü hastanın yaşam destek ünitesinden çıkarılmasını meşrulaştıracak bir ölçüt kabul etmiş, ancak kesin ölüm kararı için kalp atışının ve solunumun durması gerektiğini belirtmiştir. İslâm Konferansı Teşkilâtı’na bağlı İslâm Fıkıh Akademisi ise 3 Temmuz 1986 tarihli kararında şu iki husustan birinin gerçekleşmesiyle kişinin öldüğüne kesin biçimde hükmedileceğini kararlaştırmıştır: 1. Kalbin ve solunumun tamamen durması ve doktorların bu durumdan geriye dönüşün imkânsız olduğuna karar vermesi. 2. Beynin bütün fonksiyonlarının tamamen durması ve doktorların bu durumdan geriye dönüşün imkânsız olduğuna karar vermesi.

    YanıtlaSil

  100. İslâm’a göre insan hayatı kutsal ve dokunulmazdır. Kasten insan öldürme en büyük günahlardan biri olup kısas cezasını gerektiren bir suç sayılmıştır. Ayrıca insanın kendi canına kıyması İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardandır (en-Nisâ 4/29; Buhârî, “Veṣâyâ”, 23; Müslim, “Îmân”, 144). Dünya hayatı sonsuz âhiret mutluluğunu kazanması için insana bahşedilmiş bir ilâhî lutuf olduğundan kişinin kendi ölümünü istemesi hiçbir şekilde hoş karşılanmamıştır. Başına ağır bir musibet gelen müminin buna sabretmesi tavsiye edilmiş, ölümü temenni etmesi yasaklanmış, sadece, “Allahım, benim için yaşamak hayırlı olduğu sürece beni yaşat, ölüm hayırlı olduğu zaman canımı al” diye dua etmesine izin verilmiştir (Buhârî, “Merḍâ”, 19, “Daʿavât”, 30; Müslim, “Ẕikir”, 10, 13).

    Hukuk Bakımından Ölüm Türleri. Fıkıhta hakikî ve hükmî ölüm şeklinde ikili bir ayırım daha yaygın olmakla beraber bazı İslâm hukukçuları şu üçlü ayırımı yapmaktadır: 1. Hakikî (tabii) ölüm. İnsan hayatının gerçek anlamda sona ermesidir. Hakikî ölümün gerçekleştiği gözlem ve teşhis yoluyla bilinir. 2. Hükmî ölüm. Mahkemenin geçerli hukukî sebeplere dayanarak gerçekte yaşıyor olsa bile bir kişinin hukuken ölü sayılmasına karar vermesini ifade eder. Çeşitli hal ve karinelere bakılarak kendisinden haber alma ve izini sürme imkânı kalmayan kayıp kişi (mefkūd) veya düşman ülkesine sığınan mürted hakkında mahkeme tarafından ölüm kararı verildiği takdirde kararın çıktığı andan itibaren bu kişi ölü sayılır. 3. Takdirî ölüm. Annesine karşı işlenen müessir bir fiil neticesinde ölü olarak doğan ceninin ölümü bu şekilde anılır. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre sağ doğmadığı için cenin bu durumda mirasçı sıfatını kazanamayacağı gibi “gurre”sini almak dışında kendisine mirasçı da olunmaz. Ebû Hanîfe’ye göre müessir fiil sırasında canlı olduğu ve bu fiil sebebiyle öldüğü takdiren sabit olduğundan hem mirasçı olur hem de kendisine mirasçı olunur. İkili ayırımı benimseyen İslâm hukukçuları hükmî ve takdirî ölümü aynı grupta mütalaa ederler.

    Ölenin Hak ve Borçları. Fakihlerin bir kısmına göre zimmet ve vücûb ehliyeti kişinin ölümünden sonra belli durumlarda geçici bir süre için devam eder. Ölenin malından borçlarının ödenmesi, teçhiz, tekfin gibi masrafların yapılması, sağlığında iken başlatıp ölümü sonrasında sonuçlanan bazı fiillerinin kazandırıcı veya borçlandırıcı etkisinin doğrudan öleni veya terekeyi hedef alması bu görüşün delilleri arasında sayılır. Fakihlerin çoğunluğu ise bu gibi hak ve borçların kişinin zimmetinin ve vücûb ehliyetinin devam ettiğini göstermeyeceği, ölümle malların mülkiyetinin mirasçılara intikal edeceği, bu hak ve borçların da birinci derecede terekeyi elinde bulunduran mirasçıları ilgilendirdiği görüşündedir. Şahsa bağlı hakların ölümle sona ereceği ve mirasçılara intikal etmeyeceği, buna karşılık ölümün sırf mala bağlı hakları düşürmeyeceği genellikle kabul edilir. Buna göre hidâne, velâyet, bir göreve binaen sahip olunan hak ve yetkiler ölümle düşer. Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre alacaklının ölmesiyle alacak ölenin mirasçılarına intikal eder. Yine çoğunluğa göre diyet öldürülen kişinin malı hükmünde olup diğer malları gibi mirasçılarına geçer. İrtifak hakkı, rehin alanın rehin üzerindeki hakkı, bedeli ödeninceye kadar satılan malı hapis hakkı da mirasçılara intikal eden haklar arasında kabul edilmiştir. Hem şahsa hem mala bağlı olan karma haklarda genelde şahsa bağlılık niteliği ağır basanların ölümle düşeceği, mala bağlılık niteliği ağır basanların ise düşmeyip mirasçılara geçeceği kabul edilmiştir. Ancak bazı hakların ağırlıkla şahsa veya mala bağlı sayılması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Meselâ ayıp (kusur) muhayyerliği ve vasıf muhayyerliği fakihlerin ittifakıyla mala bağlı bir hak olarak değerlendirilmiş, diğer muhayyerliklerin niteliği, kısas ve şüf‘a haklarının mirasçılara intikali, kira akdinin ölümle sona erip ermeyeceği ise tartışılmıştır.

    YanıtlaSil

  101. Ölen kişinin borçları terekesinden veya kefili tarafından ödenir. Mirasçılar, miras bırakanın borcundan bütün mal varlıklarıyla değil sadece mirastan hisselerine düşen payla sınırlı biçimde sorumlu olurlar. Terekesi borçlarını ödemeye yetmeyen kişinin borçlarını mirasçılarının ödemesi gerekmez. Terekenin yetmediği ve kefili de bulunmayan borçlar İslâm hukukçularının çoğuna göre dünyevî hükümler bakımından düşer. Ancak böyle durumlarda mirasçının ölenin borçlarını ödemesi dinî/ahlâkî bakımdan güzel bir davranış olarak görülmüş ve bu şekilde borçlunun uhrevî sorumluluktan kurtulması umulmuştur. İslâm toplumunu eğitmek ve borcun ödenmesi hususunda hassasiyet kazanmasını sağlamak amacıyla ilk dönemlerde borçlu ölenlerin namazını bizzat kıldırmayıp diğer müslümanların kılmasını emreden Hz. Peygamber’in devletin gelirlerinin artmasından sonra, “Borç bırakanın borcunu ödemek bana aittir” sözünü (Buhârî, “Nafaḳāt”, 15; Müslim, “Ferâʾiż”, 15, 16) delil gösteren bir kısım İslâm hukukçusu, ölenin iyi niyetli olduğu halde ödeyemediği borçlarının malî durum elverişliyse devlet tarafından ödenmesi gerektiği kanaatindedir.

    Ölümün borçlara etkisi konusunda borcun sıla (yardım, karşılıksız ödeme), ibadet veya ceza niteliği taşıması, belirli bir akidden kaynaklanması gibi durumlar özel bir öneme sahiptir. İbadetlerin mazeretsiz yerine getirilmemesi halinde bu konudaki borcun ölümle birlikte dünyevî hükümler bakımından düşeceği, ancak kişinin uhrevî yönden mesul olacağı, mazeret sebebiyle yerine getirilemeyen oruç ve hac gibi ibadetlerin ise ölümden sonra mirasçılar tarafından fidye ödeme veya ibadetin aynısını yerine getirme yoluyla telâfi edilebileceği genellikle kabul edilmektedir. Zekât, fitre, malî kefâretler, fidye gibi ibadetlerin malî yönlerine öncelik veren çoğunluğa göre bu borçlar ölümle düşmezken ibadet ve yardım (sıla) yönüne öncelik veren Hanefîler’e göre öşür dışındaki malî ibadetlerle ilgili borçlar ölümle birlikte dünyevî yükümlülük bakımından düşer. Öte yandan fıkıh literatüründe mazeretsiz de olsa ibadetlerini yerine getirmeden ölen kişiyi uhrevî sorumluluktan kurtarmak için mirasçıların yapacakları birtakım nakdî veya aynî ödemelere (fidye) yer verilmiş ve bazı âlimlerce bunun ölüye faydasının dokunacağı ümit edilmiştir (bk. BEDEL; ISKAT). Âkılenin ödemekle yükümlü bulunduğu diyet borçları ve nafaka Hanefîler’ce sıla olarak değerlendirilerek ölümle düşen borçlardan sayılmış, çoğunluk ise bu borçların ölümle düşmeyeceğini ileri sürmüştür. İslâm hukukuna göre haksız fiilden doğan tazminat borcu ölümle düşmemekte, akidlerden doğan borçların hükmü ise her akdin özelliğine göre değişmektedir. Borçlunun ölümüyle vadenin sona erip borcun muaccel hale geleceği İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. Ölüye bedenî bir ceza uygulamak mümkün olmadığından daha önce hükme bağlanmış bedenî cezalar ölümle düşmekteyse de mahkeme kararıyla tesbit edilen malî cezalar ölümle düşmemektedir.

    Kişinin ibadet sorumluluğu ve diğer yükümlülükleri ölümle sona erdiği için amel defteri kapanır; ancak hadislerde bazı durumlarda amel defterine sevap ve günah yazılmaya devam edileceği bildirilmiştir. Buna göre etkileri devam eden sadaka, ilim öğretip yaymak, hayırlı evlât yetiştirmek, ağaç dikmek ve iyi bir çığır açmak sevap yazılmasına, kötü bir çığır açmak da günah yazılmasına vesile olur (Müslim, “Zekât”, 69, “Ẕikir”, 13; “Vaṣiyyet”, 14; Ebû Dâvûd, “Veṣâyâ”, 10). Ayrıntıları hakkında farklı yaklaşımlar bulunmakla birlikte İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre ölünün arkasından yapılan hayır ve ibadetlerin sevabı kendisine bağışlanabilir (bk. AMEL).

    YanıtlaSil


  102. BİBLİYOGRAFYA
    Lisânü’l-ʿArab, “mvt”, “vft”, “hlk” md.leri; Tâcü’l-ʿarûs, “mvt” md.; Serahsî, el-Mebsûṭ, XI, 38; XXVI, 64; İbn Kudâme, el-Muġnî, [baskı yeri ve tarihi yok] (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), IV, 282; X, 206-207; Muhakkık el-Hillî, Şerâʾiʿu’l-İslâm fî mesâʾili’l-ḥelâl ve’l-ḥarâm, [baskı yeri ve tarihi yok] (Müesseset-i Matbûât-i İsmâiliyyân), IV, 10, 83; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, İstanbul 1307, IV, 237 vd., 314 vd.; Osman b. Ali ez-Zeylaî, Tebyînü’l-ḥaḳāʾiḳ, Bulak 1313, III, 290; İbn Receb, el-Ḳavâʿid, Beyrut 1413/1992, s. 172, 399; Hattâb, Mevâhibü’l-celîl, Beyrut 1398, V, 32; İbn Nüceym, el-Baḥrü’r-râʾiḳ, VI, 254; İbn Hacer el-Heytemî, Tuḥfetü’l-muḥtâc, Beyrut, ts. (Dârü’l-fikr), VI, 387; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, Şerḥu Muḫtaṣarı Ḫalîl, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), VIII, 170; Ahmed b. Guneym en-Nefrâvî, el-Fevâkihü’d-devânî, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), II, 249; İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd – Ali M. Muavvaz), Beyrut 1415/1994, V, 312; VI, 767; Ettafeyyiş, Şerḥu Kitâbi’n-Nîl ve şifâʾi’l-ʿalîl, Beyrut 1392/1972, XV, 339; Ahmed Fethî Behnesî, el-ʿUḳūbe fi’l-fıḳhi’l-İslâmî, Kahire-Beyrut 1403/1983, s. 232-233; Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslâm, İstanbul 2003, s. 407-408; Hüseyin Esen, “İslâm Hukukunda Ölümün Malî Hak ve Borçlara Etkisi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, IX/1, Sivas 2005, s. 55-86; “Teklîf”, Mv.F, XIII, 248-250; “Terike”, a.e., XI, 206-266; “Ẕimmet”, a.e., XXI, 274-279; “Mevt”, a.e., XXXIX, 248-314.

    YanıtlaSil
  103. Makale Tavsiye EtMakale Yazdır
    Sonsuz Biat
    Ahmed Maraşlı
    1986 - Mart, Sayı: 001, Sayfa: 003
    İslam'da insanın bir tanımı var. İslam, insanı bugün yaşayan müşahhas kimliği içinde ele almıyor. İnsanın boyutu, yaratılış öncesine kadar uzanıyor. Kur'an'ı okuduğunuzda, o boyuttaki insanın da sanki yaşayan insandan bahsedercesine diri olduğunu görürsünüz.

    İslam literatürüne "Bezm-i elest" diye geçen hadise, insanın bu farklı boyutu ile alakalıdır.

    Yaratılış öncesinde Allah Teala ruhlara soruyor: "Elestü bi rabbiküm. Ben sizin rabbiniz değil miyim?" Ruhlar cevap veriyor: "Evet, Rabbimizsin.." Demek insan, yaratılış öncesinde, bir eğitim geçiriyor: İlk eğitim, insana Rabbini öğretiyor. Bizzat Rabbin huzurunda. Rabbin tedrîsinde...

    Her insanın ruhuna düşen bir ışıktır bu. İlk biattir bu. İslam, peygamberin çağrışım duysun duymasın, her insanı Allah'ı tanınmakla yükümlü tutarken, bu ilk bîatten hareket ediyor: "Ruhundaki ışığı kirletemezsin, söndüremezsin. Andını hatırla" dercesine...

    Kur'an, yaratılış öncesi farklı bir eğitimden daha bahsediyor: "Biz" diyor Allah Teala "Emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Onu insan yüklendi."

    İnsan emaneti yüklendi. Allah, onu emaneti yüklenecek bîr olgunlukta yarattı. Emaneti yüklenme şuurunu bahşetti. Emaneti yüklenmesi için ona güç verdi. Emaneti yüklenmesini telkin etti. O da, bu ilahî eğitimden sonra emanete talip oldu. "Ben taşırım bu yükü" dedi Rabbine. Söz verdi. İnsanın, "Bezm-i elest'te verdiği sözden sonra, kader çizgisini belirleyen ikinci büyük andıdır bu. İkinci büyük bîati. Nedir emanet? Belki, insanın yaratılış gerekçesidir. İnsan olarak yaratılış gerekçesi. Dağ, taş, gök parçası, çiçek tozu, su damlası olmamasının gerekçesi. Şuurla donatılmasının gerekçesi. Allah'ın çizdiği modelde bir hayatın sorumluluğu belki: İlahî planda, farklı bir ortama indirilmesi öngörülen insanın, bezm-i elest'teki andını unutmaması... Emanet: Sorumluluk...

    İlk insan, ilk peygamber. İlk insan, önemli bir olay. İnsan, kendisinin bu ilk örneği üzerinde çokça düşünmeli. Allah, yeryüzünde insan hayatım bir inanç rehberi ile başlatıyor. Adeta, bîati yeryüzüne indiriyor, bir cisme büründürüyor. Din ve insan bütünleşiyor. Her biri diğeri için "olmazsa olmaz." bir bütünleşme bu. "And" bezm-i elest'te kalıp, kuru bir ceset inmiyor, yeryüzüne. Hazret-i Adem, ruhlar aleminden "bîat'ı yeryüzüne taşıyan, nesline bîati miras bırakan ve bir insan olarak bîati Allah katına sunandır. İnsanın inanç andının sembolüdür.

    YanıtlaSil
  104. er peygamberde bu and tazeleniyor. Her peygamber, Allah'la insan arasındaki bîati beslemek, yenilemek, bir anlamda tecdîd-i bîat etmek üzere geliyor.

    Hazret-i Peygamber'se bîati sonsuza bağlayandır. İnsanlığın başlangıcı ile sonunu birleştiren, elele tutuşturandır. Son bîat kervanının öncüsüdür.

    İslam tarihine "Akabe" ve "Şecere-i Rıdvan" biatleri diye geçen olaylar, bir bakıma bu sonsuz bîatin sembolüdür. Bütün zamanlara sesini duyurması mukadder olan Hazret-i Peygamber, elini uzatıyor. Ona eller uzanıyor. Uzanan yetmiş küsur Medine'li mü'minin eli midir? Onu canlarından, çocuklarından, zevcelerinden daha aziz bileceklerine, onun sesine sahip çıkacaklarına, ona siper olacaklarına, ona can bağışlayacaklarına söz verenler, sadece Medine'li mü'minler midir? İslam için bütün Arap ve Acemle savaşmak gerekse savaşırız, derken, içlerinde hangi gücü bulurlar?

    Bu elele tutuşmanın farklı bir anlamı olduğu muhakkaktır. Hem uzanan mübarek el, hem ona uzatılan eller, nerede buluştuklarım çok iyi bilmektedirler. "Can"la garanti edilen "can"la imzalanan bir akittir bu. Önemi nasıl bilinmez?

    Bu bîattir, İslam'ı, doğduğu şehir dışına taşıyan, Hazret-i Peygamber'in sesini arza ve çağlara ileten... Bu bîattir islam'ı bize getiren,bu bîatte hepimizin eli vardır. Eğer gerçekten, bîat şartlarını içimizde duyuyorsak... Doğrusu islam'ın cağrısı, yetmiş küsur Medine'li mü'mine has değildi. Mekke dışına taşırken onu, deyim yerindeyse, kıyamete kadar gelecek olan bütün gurbet müslümanlarını arkalarında bilmiş olmalıdırlar. Bilmişlerse ne mutlu bizlere...

    Huneyn gününü hatırlayınız. Bîatin nasıl durağan bir hadise olmadığını göreceksiniz.

    Hazret-i Peygamber tarafından yönetilen îslam ordusu çok zor durumda kalıyor. Yeni Müslüman olmuş kişilerden bazıları cepheyi terk etmeye başlıyorlar. Herkesin içinde bir panik yaşanıyor. Hazret-i Peygamber, yanında bir kaç kişi ile neredeyse, İslam'ın ilk yalnızlık günlerine dönmüş... Bütün düşman saldırıları, onun bulunduğu tarafa çevrilmiş. Amcası Abbas'ı çağırıyor ve seslenmesini istiyor:

    "Ey Akabe'de bîat edenler! Ey Şecere-i Rıdvan altında söz verenler! Muhammed burada! Ona doğru gelin."

    O anda, herkesin içinde bir ateş tutuşuyor sanki. Bu sesi duyan "Lebbeyk, lebbeyk" diye Hazret-i Peygamber çevresine koşuyor. Bozgundan zafer doğuyor.

    Bîat, zor günün sözleşmesidir. Zor günde yaşanacak, bir sözleşmedir. Bütün şartları zordur.

    Allah soruyor: "Muhammed ölür veya öldürülürse ökçelerinizin üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?"

    Bu sorunun altında "Hani bîat etmiştiniz" İhtarı gizlidir. Bu ihtarı Hazret-i Peygamber'in vefat ettiği gün Hazreti Ebu Bekir Hazreti Ömer'in sakalından tutarak yapar.

    YanıtlaSil

  105. Elinde kılıç "Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum" diye dövünen Hazret-i Ömer'i sarsar ve;

    "Kim Muhammed'e tapıyorsa, bilsin ki o ölmüştür. Kim Allah'a tapıyorsa o bakidir; Ölmez!" der.

    İslam'ın zor gününü görenler, içlerinde bîat sıcaklığı hissediyorlarsa, bir "Lebbeyk, lebbeyk" diyebilme heyecanı yaşıyorlarsa, bir feda oluş duygusuna ulaşabiliyorsa, hala diriliklerim kaybetmemişler demektir. Mü'min bîatini sık sık yenileyen insandır. İçinde hep bir bîat sınavı yapan, yüreği ilk bîatle son bîat arasında buluşturandır. Bîat, İslam'ı yaşamanın ve yaşatmanın bedelini belirler. O bedeli ödemeye hazır olanlar, ümit olunur ki, Allah huzuruna onun sevgili Peygamberi ile elele tutuşmuş olarak gireceklerdi.

    YanıtlaSil
  106. Makale Tavsiye EtMakale Yazdır
    Ahmet Cevdet Paşa
    Yasin Doğan
    1986 - Mart, Sayı: 001, Sayfa: 018
    27 Mart 1822'de Osmanlı İmparatorluğunun Tuna eyaletinde bulunan Lofça Kasabasında doğdu. Asıl adı Ahmed'dir. Babası Lofça Meclisi azasından İsmail Ağa'dır. İlk tahsilini Lofça Mektebinde yaptı. 17 yaşında tahsilini ilerletmek için İstanbul'a geldi ve Çarşamba'da bir medreseye girdi. Ayrıca camilerde verilen derslere devam ediyordu. Şakır Efendi'den Mantık, Vidinli Hoca'dan Mutavvel okudu. Kara Halil Efendi'nin Fatih Camii'ndeki İslam Hukuku derslerine girerken bir yandan da Hendese hane-i Beriyye Hocası Miralay Nuri Bey'den hesap, cebir, logaritma ve usül-i hendese talim etti. Bu arada Farsça öğrenmek için Murat Molla Tekkesi'ne devam ederek buradan mesnevi icazeti aldı. Bu icazeti alırken sonradan "iyilik, güzellik" manasına gelen Cevdet mahlasını kendisine verecek olan Şair Hoca Fehim ile tanıştı. Yeni kanun ve nizamnameler için lüzumlu şer'î malumat hususunda kendisine müracaat edilecek birisinin aranması üzerine devrin Şeyhülislam'ı tarafından Sadrazam Koca Reşit Paşa'ya tavsiye edilen A. Cevdet Paşa, on beş yıl kadar onun yanında bulundu. Görev yaptığı yıllar Osmanlı İmparatorluğu'nun en buhranlı yıllarıdır. Ve Cevdet Paşa'nın zihnini en çok kurcalayan mesele devletin nasıl kurtarılacağıdır. Ayrıca bir batı dili öğrenmenin zarüretine inanır ve Fransızca öğrenir. 1848'de bir vazife ile Bükreş'e giden Cevdet Paşa Meclis-i Maanfe aza, Dar-ül Muallimin'e müdür olur. Sonra Encümen-i Danış'e (Osmanlı Akademisi) asli üye seçilir. Bu akademi ilk olarak Cevdet Paşa'nın "Kavaid-i Osmaniyye" adlı eserini yayınlar.

    Sonra toplam 12 ciltte tamamlanan ve yazımı 30 yıl sürecek olan Osmanlı tarihinin ilk üç cildini bitirip Padişah Abdülmecid'e takdim eder ve vak'anüvis olur. 1857'de Meclis-i Alî-yî Tanzimat üyeliğinde bulunur. İş kodraya ardından da Kozan'a fevkalede komiser olarak gönderilir ve gerekli ıslahatları yaparak

    YanıtlaSil
  107. Meclis-i Alî-yî Tanzimat üyeliğinde bulunur. İş kodraya ardından da Kozan'a fevkalede komiser olarak gönderilir ve gerekli ıslahatları yaparak bölgedeki huzursuzluklara son verir. Bu arada Sahip Molla'nın başladığı Mukaddime-i İbn Haldun'u tamamlar. 1866'da tayin olunduğu Halep Valiliğinden, yeni teşkil olunan "Divan-ı Ahkam-ı Adliye'ye reis olarak geri döner. Ali Paşanın Fransız Medeni Kanununun olduğu gibi taklit edilmesi düşüncesine karşılık, Şirvanzade Rüştü Paşa, Fuat Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa, Hanefi Fıkhı'nın esas alınarak bir mecelle teşkil edilmesini savunurlar. Cevdet Paşa'ya göre "Bir milletin Kavanîn-i Esasiyesini değiştirmek o milleti imha etmek" demektir. Kanunlar kendi duygularımıza, örflerimize telakkilerinize, bünyemize uygun yapılmalıdır. Fransız elçisinin Fransız Medeni Kanununu empoze eden ısrarlı tutumuna rağmen Cevdet Paşa galip gelir ve İslamî esaslara dayanan yeni kanunların hazırlanması için Mecelle Cemiyeti kurulur ve başkanlığına Cevdet Paşa getirilir.

    O, aynı anda Şüra'yı Devlet Tanzimat Dairesi Reisliği'ni de yürütmektedir. Mecelle 1868'den 1877'ye kadar çeşitli aralarla çıkar.

    Devlet hizmetinde bulunduğu süre içinde beş defa adliye nazırlığı, üç defe maarif, iki defa evkaf-ı hümayun, birer defada dahiliye ve ticaret nazırlığı yapar. Yazdığı Kavaid-i Osmaniyye ilk Türkçe dilbilgisi kitabıdır. Mantık için, Miyar-ı Sedat" ve terbiye ilmi için "Adab-ı Sedad-ı yazar." Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-ı Hülefa"da Hz. Adem'den II.Murad'a kadar peygamberlerin ve halifelerin hayatlarını anlatmıştır. Sultan Abdülhamit'in emri üzerine "Maruzat" ı kaleme alır. Eserlerinden bazıları Divançe, Belagat-ı Osmaniyye, Kavaid-i Türkiyye , Hülasat-ül Beyan Fi Telif-İ'l Kur'an, Hilye-i Saadet, Metn-i Metin Şerh-ı Kitabül-Emanet, Kırım ve Kafkas Tarihçesi, Takvim-ü Edvar, Esma-i Sente Şerhi"dir. Devletin bütün kanun ve nizamlarının bir düstur halinde ve Hanefî fıkhının esaslarına göre yeniden yazılması fikrini ortaya atan ve bunu da tatbik sahasına koyarak 1855 yılında Hakk'ın rahmetine kavuşan Ahmet Cevdet Paşa için bir Fatiha...

    YanıtlaSil

  108. Tarihi Yazanlar ve Bozanlar
    Mahmut Toptaş
    1986 - Mart, Sayı: 001, Sayfa: 022
    Hayvanlar için bir havyanlar tarihi yoktur. Canlı ve cansız tarihi de insanlar tarafından insanlar için hazırlanmıştır. Hayvanlar geçmişlerinden yararlanarak geleceklerini ayarlama gücüne sahip değildirler. Bazı tecrübeleri de kendileriyle beraber yok olur.

    İnsan geçmişin kırık, dökük, silik ve dumanlı hatıra aynasına bakarak geleceğine ışık tutma eylemi ve geçmişi merak neticesinde tarihî kalıntılarla meşgul olmaya başlamış ve tarih usulünü koyarak neticede tarih ortaya çıkmıştır.

    Her millet, her toplum hatta her aile kendisine bir tarihi dayanak aramıştır. Bir çok insanın taşıdığı, soyunu tesbit eden şecereler bunun delilidir. Bir kısım insanlar mezar taşından kuvvet alırken, bir kısmı da şecere kağıdına yazılı cisimleri toprak olmuş isimlerden kuvvet aramaya gitmiştir. Halbuki Peygamber Efendimiz "Hepiniz Adem Aleyhisselamdansınız. Adem de topraktan yaratıldı.'' diyordu. Aslımızın toprak olduğunu öğünmemek gerektiğini haber vermiştir.

    Kur'an-ı Kerim'de kıssaların en güzelini en güzel şekilde(2) bize haber verdiğini bildirerek tarihi araştırmalarda en doğru kaynağın Kur'an olduğunu Rabbimiz haber verir.

    Ashab-ı Kehf'in adedinin kaç olduğu konusunda ehli kitab (Yahudi ve Hıristiyanların ihtilafa düştüğünü ve gaybı taşladıklarını haber verdikten sonra bu konuda ehli kitaba bir şey sormamasını Peygamberimîze emretmiştir.(3) Çünkü tarihî olaylardan hangisinin daha faydalı olduğunu, ve bilinmesi gereken yönlerini en iyi bilen Allah'dır. Olayın kahramanlarını yaratan, yaşatan ve öldüren O'dur. Onun için kesin bilgiye sahip olmayan ve aralarında ihtilafa düşen bu insanlara "sorma" demiştir.

    Bugün insanımızın tarihî olayları araştırmada başvurduğu kaynaklar: Sanat eserleri, kitabeler, kabir taşları, paralar, kitaplar, halk hikayeleri, efsaneleri, şiirleri, atasözleri, arşivleri, istatistikleridir.

    Bütün bunlar insanı bazı doğru bilgilere götürebildikleri gibi yanıltabilirler de. Çünkü bunları hazırlayanın insan olması, insanın doğru, dürüst olduğu gibi yanıltıcı bilgi vermeye de müsait olması şüpheler uyandırmış ve şüphesiz de doğru çıkmıştır.

    İlkokul yıllarında tarih dersinde yazının îcadının Miladdan önce dörtbin yılında olduğunu öğrenmiş ve kabul etmiştim. Daha sonra ise peygambere imanı, peygamberlere inen kitabı ve Hazret-i Adem'e inen on sahifeyi öğrendim. Sahifenin olduğu yerde sözün ve yazının da olması gerektiğini düşündüm. Hazret-i Adem'in o Allah kelamını çamurdan levhalara eliyle yazıp kuruttuğunu (4) Hazret-i İdris Aleyhisselamın kalemle ilk yazıyı yazdığım (5) öğrendim ve bu ilkokulda bize öğretilenin kesin olmadığına inandım.

    YanıtlaSil
  109. Dedelerinin maymun olduğunu iddia edenlerin "konuşmada sonradan hayvan seslerini ve tabiattaki diğer sesleri taklid ederek gelmiştir" diyenlere karşı Allah kelamı Kur'an-ı Kerîm'de isimlerin ilk insan Hazret-i Adem'e öğretildiği (6) haber verilmekte. Bu ayetin haberi doğrultusunda olarak Mox Müller'de: Bütün dünya dillerinin dört yüz tane ana kökü vardır ki bunlar hiçbir eşyanın sesine veya taklidine benzemez. İnsan hançeresinden çıkmıştır ve insana şuurla beraber dil ve söz de verilmiştir (7) diyor.

    Tarihi kaynaklardan olan paralar da yanıltıcı olabilir. O parayı yorumlayanın yanlışı olabilir veya o paranın basıldığı dönemin bir tersliği olabilir. Mesela bir para bulunur üzerinde başak ve insan portresi vardır. Bu paranın geçerli olduğu ülke halkının zevki ve isteği bu değildir ama Sezar böyle istemiştir ve onun Mısır'da gördüğü şekilde çıkacaktır. Bugünkü tarihçi paraya bakarak Romalıların bereket tanrısı bu imiş diyemez. Veya parayı yorumlayanlardan birisi o portreyi o dönemin komutanı olarak tanıtırken öbürü gök tanrısı olarak tanıtır. Her ikisinin de gaybı taşlamaktır.

    Kitabelere gelince: Bunlarda da iki ihtimal vardır. Birincisi kitabenin sonradan uydurulmuş, sahte olması ikincisi kitabenin yanlış olarak okunması.

    Uydurulmuş kitabeye misal: Kırım'da Karayim Yahudi alimlerinden Firkoviç Karayim mezhebinin diğer Yahudi mezheplerinden daha evvel olduğunu isbat eden milattan öncesine ait kabir taşları buldu. Dünya ilim alemini bir müddet inandırdı fakat daha sonra bu taşları kendisinin hazırlayıp toprağa gömdüğü ortaya çıktı. (8)

    Kitabenin yanlış okunması: Alman asıllı isveçli subayın 1709'da bulduğu, Danimarkalı Vilhelm Thomsen'in 1893 yılında okuduğu söylenen bu üç abide daha önce kimse tarafından okunamazken Osmanlı içinde ırkçılık cereyanına bir dayanak olsun diye 1893'de okunuverirler. (9) "Senin töreni kimse bozamaz" diyor derler.

    Halbuki bu bir taraftan Türk milletine bir hakarettir de. Çünkü abidelerin yapıldığı tarihten bize kadar gelen başka tek bir sahife yok.

    Aynı tarihlerde Ebu Hanîfe 36 yaşlarındadır. Ve Arab aleminden bize binlerce eser kalmıştır. Günümüzde okunmaktadır. Aynı dönemde yaşayan İmparatorluklar kurmuş Türk devletinden bir tek yazılı evrak veya alfabe kalmamıştır.

    YanıtlaSil
  110. .

    Sonra bu üç kitabeden Bilge ile Kültigin kitabelerinde yazı sağdan sola istif edilirken Tonyokuk kitabesinde soldan sağa doğru istif edildiği iddia edilmekte.(10) Bu nasıl olur. Latin alfabesi kuruluşundan bugüne kadar soldan sağa Arabınki de sağdan soladır. Ve hiç değişmemiştir. Bu ne biçim devletti ki on beş sene içinde istif değiştirmiş, sonra da alfabeyi unutmuş ve bir başka yazı yazmamış. Hatta kitabelerdeki aynı harfler arasında da şekil bakımından farklılık varmış. Thomson yazının nesir olduğunu Rus bilgini ise manzum olduğunu söylemiş "Bütün bunlarla bu Danimarka'lı Türklerin, geçmişini kitapsız ve on senede iki şekilde yazı yazan sonra da unutan bir millet olarak mı göstermek ister. Yoksa bazılarına sırtım dayayacak bir dayanak mı bulmak ister? Bu kitabeleri şeksiz, şüphesiz kabul eden Prof.Muharrem Ergin bakınız nasıl iman telkini yapıyor: "Türkün şehadet parmakları olarak yükselen bu mübarek taşları kana kana okumak, kelimeleri üzerinde derin derin düşünmek, resimlerini huşu içinde seyrederek, ruhu yıkamak her Türk için milli bir ibadettir. (Orhun Abideleri kitabinin arka kapağı), bunlar benim araştırma yapacak gençlerimize sorumdur. Tarihte Yahudiler vergi vermemek için sahte evrak düzenleyerek zamanın devlet başkanına gelmişler ve "Peygamberiniz Muhammed (s.a.v) "Hayber yahudilerinden vergiyi almayınız" diye bir ferman yazmış derler. Devlet başkanı zamanın alimlerinden Hatib-i Bağdadî'ye gösterir. O da "bu sahtedir" der. Çünki fermanda şahit olarak gösterilen Süfyan oğlu Muavîye, Hayber'in fethinde daha müslüman olmamıştı. Muaz oğlu Sa'd ise Hayber'in fethinden önce şehit olmuştu."(12) der.

    Vesika uydurulduğu gibi arşivlerdeki vesikalar da imha edilebilir. Bir kral öldükten sonra kendisini kötü gösterecek vesika bırakmaz. istatistikler ise çıkarlar doğrultusunda olur. Rusya, Bulgaristan, Yunanistan'daki Türklerin sayısı hiçbir zaman olduğu gibi gösterilmez, olduğundan aşağı gösterilir.

    Basılı eserlerde daha ziyade halkın nabzına veya hakim gücün nabzına göre yazılmış olabilir. Hicrî 1290'da basılan Davud-u Karsi'nin Kasîde-i Nüniyye şerhinin onüç nolu beytinin şerhi daha sonra 1316'daki ikinci baskısında dört sahifesi kitaptan çıkartılmıştır. Çünkü birçok okuyucunun yanlış anlayışını düzeltmeye çalışan bu dört sahife kalbi eğriler nezdinde kitabın satışını engelleyebilirdi.

    YanıtlaSil

  111. İşte bütün bu ihtimaller nedeniyledir ki, tarih konularında güvenilir kaynak Kur'an ve sünnettir. Kur'anda baba ile oğul (Nuh ile Kenan), oğul ile baba (ibrahim bir rivayete göre babası Azer), koca ile hanımı (Lut ile eşi), bir tek fert (Peygamber Musa) ile kafir devlet ve bir aile (Yakubun ailesi) içinde geçen olayları haber verir. Dünyanın en güzel kadınının haram isteğine bir defa boyun eğmeyen Yusuf'un aynı kadına helal olarak sahip olduğunu dünya ve ahiret saadetini elde ettiğini haber verir. Belalara sabretmemiz(13), düşünmemiz (14), ibret olmamız (15) , için Kur'anda bize tarihi bazı olaylar bildirilmiş, haklı olanlar görünüşte zayıf da olsalar zafere kavuşacağı müjdelenmiştir.

    Günümüzde varlığını sürdüren birçok felsefi veya iktisadi akımların düşünceleri daha önce Firavun, Nemrut, Kabil veya şeytanın dilinden ifade edilmiş, onlara verilecek cevaplar da Hz. İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerin dilinden bize öğretilmiştir.
    Kaynaklar : (1) Tefsîr-i ibn-i Kesir 4/217 (2) Kur'an-ı Kerim 12/4 (3) Kuran-ı Kerim 18/22 (4) Keşfü'z-zünün 1/25-26 (5) Elmüzhir 2/243 (6) Kur'an-ı Kerim 2/31 (7) Ruhi/yat M.Şekip S. 107 (8)Tarihde Usul Z.V. Togan s:77 (9)Büyük Türk Tarihi Y.Öztuna 1/92 (10) OrhunAbideleriM. Ergin s:11 (12) El-i'lan bittevbih, Sehavî s:10
    (13) Kur'an-ı Kerim 11/120 (14) Kur'an-ı Kerim 7/176 (15) Kur'an-ı Kerim 112/111

    YanıtlaSil
  112. BİSMİLLAHİRRAMANİRRAHİM
    SUBHANALLAH
    ELHAMDULİLLAH
    ALLAHUEKBER
    ESTAGFİRULLAH
    ALLAHUMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED

    YanıtlaSil
  113. Eğer bir amaç uğruna ayakta değilsen, her darbe seni yere serebilir.
    Malcolm x
    İnsanliğin kurtuluşu, duşuncelerini doğru yola kanalize edebilen, bağimsiz duşunurlerin var!iğina bağlidir.
    Emerson

    YanıtlaSil
  114. Mektum:Gizlenen,açiğa vurulamayan.
    Temel Turkçe sozluk.sy.609.

    YanıtlaSil
  115. Türkiye'nin darbelerle ve hukuk dışı müdahalelerle inkıtaya uğrayan inişli çıkışlı demokrasi tarihi, siyasi sistem tartışmalarını zorunlu kılmaktadır.Suistimale açık, keyfi ve baskıcı bir sistemin, insanın hayatını, aklını hürriyetini, nesebini ve izzetini koruması elbette mümkün değildir ve bunun önlenmesi gerekir.
    Akıl ve Erdem.
    Türkiye'nin Toplumsal Muhayyilesi.
    İbrahim Kalın
    sy.9.

    YanıtlaSil
  116. Sühreverdi'nin yukarıda naklettiğimiz "işrak olmadan idrak olmaz" ilkesi,Türkiye'nin kendini keşfetme sürecinde yeni bir aydınlanmaya ihtiyacı olduğunu çağrıştırmaktadır.
    Akıl ve Erdem.
    İbrahim Kalın.sy.30.

    YanıtlaSil
  117. ;aynı zamanda Osmanlı medeniyet havzasının ve geniş Anadolu coğrafyasının din ve millet kodlarını, yüzeysel ve öykünmeci bir batı bilgisiyle yeniden inşa etmeye çalıştılar.Bürokratik"Hükümet", bu zecri modernleşme projesinin başlıca aktörü haline geldi.
    Akıl ve Erdem.
    İbrahim Kalın.sy.32.

    YanıtlaSil
  118. Bu iki korku ve öngördüğü iki tehdit algısı ('gericilik ve bölücülük'), bir tarafta seküler- modernleşmeci zihniyetin, öte tarafta etnisitiye dayalı ulus-devlet ve toplum tasavvurunun sınırlarını da ortaya koymaktadır. Bu iki tehdit algısı yıllar boyunca askeri darbelerin, siyaset dışı müdahalelerin, iktidar kavgalarının ve toplum mühendisliği projelerinin bahanesi olarak kullanıldı.
    Akıl ve Erdem
    İbrahim Kalın.sy.33.

    YanıtlaSil
  119. Peyami Safa'ya göre Atatürk'ün öncülüğünde gerçekleştirilen Türk inkılabı,işte bu nihai adımı atmış ve Türk Tarihinin en büyük ameliyatını yapmıştır....
    Atatürk bu büyük ameliyatı yaptı.
    Peyami Safa, Türk İnkılabına Bakıslar.
    Akıl Ve Erdem
    İbrahim Kalın.sy.62.

    YanıtlaSil
  120. En ileri Medeniyet seviyesine ulaşmış olan Avrupalılar aynı zamanda Doğu toplumlarına karşı adaletsiz ve zalim politikalar izlemekte ve medeniyet söylemini İslam Ülkelerine müdahale etmek için bir araç olarak kullanmaktadırlar.
    Akıl ve Erdem.İbrahim Kalın sy.53.

    YanıtlaSil
  121. Siyaset ilmi öldürüyor-19 Nisan 1946,s.25,sh.3 Büyük Doğu,Devre:2.
    Necip Fazıl Bibliyografyası.sy.287.

    YanıtlaSil
  122. Fahr-i Razi'nin beyani vechiyle "enva-i günah; ikiye münhasırdır.
    "Birincisi"; halka zulüm;
    "İkincisi;din-i haktan irazdır.
    Hülasatü'l Beyan Fi Tefsir'il Kur'an.cilt.3.sy.1111.

    YanıtlaSil
  123. Başarı tedbirde,tedbir ise tecrübededir.
    Hz. Ali.r.a.
    Büyük İnsanlar Kulübü.sy.17.

    YanıtlaSil
  124. Hiçbir şey çok çalışmanın yerini tutamaz.
    Edison.
    Büyük İnsanlar Kulübü.sy.33.

    YanıtlaSil
  125. Dünyada büyük bir yetenek sahibi olan birçok kişi, küçük bir cesaret sahibi olmadıkları için kaybolurlar.
    Sydney Smith.
    Büyük İnsanlar Kulübü.sy.13.

    YanıtlaSil
  126. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir.
    Einstein.
    Büyük İnsanlar Kulübü.sy.15.

    YanıtlaSil
  127. İlişkili Sonuçlar Yukarı
    Ayasofya Hagia Sophia, the Church of the Holy Wisdom.

    Ayasofya´da dilenip Sultanahmet´te sadaka/zekât vermek to beg and then spend some of the alms on keeping up appearances.

    YanıtlaSil
  128. Aya "Aziz, Azize" Sofya ise " Hikmet"manasına manasına geliyor.
    Ayasofya bu manalar üzerine bina edilmiş önemli bir merkez.
    Cennete açılan kapı Ayasofya.sy.21.

    YanıtlaSil
  129. Hâdimü'l-Lezzât(lezzetleri yıkan):ölüm;Azrail (bkz:Melekü'l-mevt).
    Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat.
    Ferit Devellioğlu.sy.355.

    YanıtlaSil
  130. Hâdi-i sebil:Hz Muhammed S.A.V.
    4.i.mızrak ucu.5.i.erkek adı .
    Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat.
    Ferit Devellioğlu.sy.355.

    YanıtlaSil
  131. Şayet ümmetim istikametini muhafaza ederse, onun için bir gün; muhafaza edemezse yarım gün vardır.
    Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Mealleri.sy.574.

    YanıtlaSil
  132. Ümmetimden bir taife Allah c.c.ın emri gelinceye kadar yani kıyametin kopmasına kadar galibâne hak üzerinde devam edecektir.
    Bu hadis-i Şerif hadis kaynaklarında bu lafızlarla ifade edildiği gibi, aynı mânâyı ifade eden farklı lafızlarla da rivayet edilmiştir.
    Sikke-i Tasdiki Gaybi.
    Risale-i Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.571.

    YanıtlaSil
  133. Gizli 1.hidden, concealed.2.secret,confidential.3.occult.4.secretly.5.in private,in camera.
    -de gebe kalan aşikârede doğurur.proverb ( A Woman who gets pregnant secretly gives birth publicly.) what a person does in secret eventually becomes publicly known.
    Redhouse sözlüğü.
    Türkçe-İngilizce.sy.328.

    YanıtlaSil
  134. Gizsömürü.(..'.) blackmail, extortion .
    Gizsömürücü.(.'....) blackmailer, extirtioner, extortionist.
    Gizyazı. (.'..) secred code, secret cipher.
    Redhouse Sözlüğü.
    Türçkçe-İngilizce.sy.328.

    YanıtlaSil
  135. Sonuç, nihai zafer takva sahiplerinindir...Araf Suresi.7:128; Kasas Suresi ,28:83.
    Gerçek ilim Allah c.c. katındadır.
    Risale-Nur'da Geçen Ayet Ve Hadis Meâlleri.sy.576.

    YanıtlaSil
  136. ...Buna göre, genin ürününe ait genetik bilgiyi taşıyan zincirine anlamlı (şifreleyici) zincir adı verilir.Aynı bölgedeki tamamlayıcı zincir ise karşı anlamlı (karşı şifreleyici) zincir olarak adlandırılır.
    Genetik.
    2.Moleküler Genetik.sy.150.

    YanıtlaSil
  137. Genin sınırları içine giren ve genellikle genin her iki ucunda bulunan diğer nükleotid dizilerine ise kontrol edici elementler (kontrol dizileri) adı verilmektedir.Bu dizilerden genin başlangıç tarafında olanına promotör, son kısmında bulunanına ise terminatör denilmektedir.
    Genetik.
    2.Moleküler Genetik.sy.150.

    YanıtlaSil
  138. Prokaryotlarda promotör ve terminatör arasındaki şifreleme yapan diziler süreklilik gösterir; genin nükleotid dizisiyle trankripsiyon ürünü olan RNA arasındaki ortak doğrusallık ilişkisi vardır.
    Genetik.
    2.Moleküler Genetik.sy.150.

    YanıtlaSil
  139. Sidretu'l Munteha:maddi alemin bitip,manevi alemin başladiği yer.

    YanıtlaSil
  140. En büyük da'vâ, bâki olan âlemi kazanmaktır.
    İnsanın i'tikâdı sağlam olmazsa , da'vâyı kaybeder.Hakiki da'vâ budur.
    Şuâ'lar Mecmuası.ikinci kısım.
    Bediüzzaman Said Nursi.
    Ahmed Hüsrev efendi.
    Altınbaşak Neşriyat.sy.330.

    YanıtlaSil
  141. İnsanlar idarecilerinin yolunda giderler.Keşfü'l-Hafâ,1:463.
    Risale-i Nur'da Geçen Ayet ve Hadis Mealleri.sy.646.

    YanıtlaSil
  142. Büyük Patlama'dan Kozmos'a: Entropi ve Kaostaki Düzen

    Yazar Ömer Faruk Kırmacı
    Editör Çağrı Mert Bakırcı
    Yayınlanma Tarihi 12/07/2011 15:14

    YanıtlaSil
  143. Büyük Patlamanın ilk saniyelerinden itibaren evrenimiz için bir kargaşa (Kaos) söz konusuydu. Kaosun bilimsel literatürdeki anlamı, evrenin düzene girmeden önce içinde bulunduğu herhangi bir biçimden ve düzenden yoksun, karmakarışık halidir. Zamanla bu kaotik ortamın yerini muhteşem ve bir o kadar da akıl almaz ölçüde bir düzene bıraktığı sanılabilir; ancak evrenin ‘Kaostan Kozmosa’ (evren, evrendeki düzenlilik anlamlarına gelir) geçerek tamamen düzenli olması mümkün değildir. Nitekim Büyük Patlamadan günümüze kadar evrenin aşırı sıcaklığı ve inanılmaz derecedeki genişleme hızının normal düzeye gelmesi gibi birtakım düzene giren etkenler söz konusu olsa da, diğer taraftan sürekli meydana gelen süpernova (yıldız ölümleri) patlamaları sonucu evrende yıldız, gezegen ve güneş oluşumlarındaki artış ve kozmosun soğuması halen bir kargaşanın göstergesidir. Oysaki bizi yanıltan, evrenin genişlemesi sırasında gök cisimleri arasında gerçekleşen artış henüz beyinsel gelişimini tam manasıyla tamamlayamamış türümüze sanki bir düzen veya bir durağanlık varmış gibi görünmesinden kaynaklanır.

    YanıtlaSil
  144. Kaos ve Düzensizlik
    Konumuzun karanlık dehlizlerine adım atmadan önce ‘kaos’ ve ‘düzensizlik’ arasındaki ilişkiye dair bir takım yanlış algılarımıza değinmek istiyorum. Ünlü Amerikalı romancı Herman Melville’nin Moby Dick adlı eserinde dediği gibi: “...kaosu meydana getiren unsurları sınıflandırmaya çalışacağız.” Elbette ki bu sınıflandırma yüzeysel olacaktır çünkü ilk olarak kaos ve Kaos Teorisi başlı başına başka bir alandır, ikincisi ise konumuz kaostan ziyade onun içindeki karmaşık düzeni temsil eden entropidir.


    Öncelikle bilimsel bakış açısına göre ‘kaos’ ve ‘düzensizlik’ ifadelerlerinin ne anlama geldiklerini ve bilim insanlarının bu kelimeler ile bize ne anlatmak istediklerini kısaca birkaç cümleyle açıklama getirmekte sanırım fayda var. Nitekim günümüzde akademik olarak ya da popüler bilimle pek araları olmayan kimseler kaosun düzensizlikten kaynaklandıklarını sanmaktalar ancak bilim insanlarının kaos kelimesiyle anlatmak istedikleri evrenin ilk saniyelerindeki gibi bir karmaşayı temsil eder. Tabii ki söz konusu Kaos sadece evrenin başlangıç anları için geçerli değildir; kaos evrenin ta kendisidir. “Karmaşıklığın temelinde yatan muazzam ve hassas” yapıdır. Son olarak da, kendini kaos vaizi ilan eden Ford’a göre: Düzenin ve öngörülebilirliğin boyunduruğundan nihayet kurtulmuş bir dinamik... Kendi bütün dinamik imkânlarını gelişigüzelce araştıracak şekilde özgürleştirilmiş sistemler... Heyecanlandırıcı bir çeşitlilik, tercih imkânlarının zenginliği, fırsatların bolluğu...
    Kozmos öngörülebilen eylemleri (yıldız oluşumları, galaksiler, karadelikler vs.) içinde barındırmasından ziyade karışıklıktan çok hoşlanır; çünkü evrende ve çevremizde gerçekleştiğini görüp de aklımıza gelen hemen hemen her şey bir kargaşanın sonucudur.
    Şimdi bilim aramaya başladıktan sonra, kaos adeta her yerde ortaya çıkmaktadır. Sigara dumanı havaya birtakım düzensiz helezonlar şeklinde dönerek yükselir. Bayrak rüzgârda bir o yana bir bu yana çırpınarak dalgalanır. Musluktan damlayan su önce muntazam aralıklarla düşerken sonraları düzeni bozulur. Havanın davranışında, havadaki bir uçağın davranışında, otoyolda birbirinin peşi sıra giden arabaların davranışında, yer altındaki boruların içinde akan petrolün davranışında kaos meydana çıkar. İçinde bulunulan ortam ne olursa olsun, davranış biçimi yeni keşfedilmiş bulunan bu yasalara uyar.

    YanıtlaSil

  145. Kaosun kutsal kitabının yazarı olarak anılan ve tüm dünyada bu teorinin başucu kitaplarından sayılan Kaos isimli eserinde James Gleick şöyle der: Bu anlamda kimi fizikçilere göre, kaos bir durumun bilimi değil bir sürecin bilimi, bir varoluşun bilimi değil, bir oluşumun bilimidir. İşte evrenimizdeki öngörülebilen eylemler arasındaki bazı boşlukları da Kaos Teorisi doldurur. Nitekim Ann Rae Jonas hiç kuşkusuz bu teoriyi çok şiirsel bir üslupla şöyle özetlemiştir: “Kaos teorisi, düzen ve rastgelelik, kontrol ve çaresizlik arasındaki boşluğu dolduran bilimsel ve felsefi bir alettir. Kaos teorisi bilim insanları için düzensiz kalp atışlarından, yıldız oluşumlarına kadar birçok fenomenin hareketlerini açıklamaya yarayan bir araçtır.”
    Ayrıca böylesi muhteşem ve takdire şayan bir evrende yaşamın var olabilmesi ihtimali, gerekli hesaplamalar yapıldığında var olmama olasılığından, daha küçüktür. Nitekim evrendeki kütleçekim sabitini ele alacak olursak eğer şimdikine nazaran daha güçlü kütleçekim sabitinin olduğu bir evren, şuan da var olan evrenimizden küçük ve çok daha kısa ömürlü olurdu. Böylece insanoğlu gibi karmaşık biyolojik türlerin yeryüzünde (veya keşfedilmemiş herhangi bir gezegende) var olup gelişmesi için çok yetersizdi. Eğer kütle çekim şimdikinden daha az kuvvetli olsaydı, bu kez madde yıldızlar ve galaksilerin yoğunlaşmasına imkân vermeyeceği için evren bir nevi boş bir kovayı andıracaktı.
    Öte yandan aynı şey yıldızlar ve yıldızların kümelenmesinden oluşan galaksiler için de geçerlidir. Şöyle ki yıldızların ömürleri kısa olursa varolan galaksilerin ömürleri de doğal olarak kısa olacaktır. Oysaki asıl problem bütün bunlardan ziyade bizim türümüzü bekleyen tehlikedir zira yıldızların ve galaksilerin ömürlerinin kısa olduğu bir evrende yaşamında çok uzun olmayacağı apaçık ortadadır. Ayrıca bizimkine benzer bir evrenin oluşması ve burada da yaşamın olması beklenemezdi. Hawking’in konu hakkındaki görüşleri şöyledir; “Gerçekte” der, Hawking “Galaksileri ve yıldızlarıyla bizimki gibi bir evren tümüyle olanaksızdır. Eğer bir kimse ortaya çıkarılabilen sabitleri ve yasaları düşünürse, bizimki gibi bir yaşamı üreten bir evrenin var olmama olasılığının gerçekte çok yüksek olduğunu kabul edecektir.”

    YanıtlaSil

  146. Eğer evrenimizdeki varoluş ve yok oluş süreçlerine dikkat edecek olursak oradaki düzensizliğin, düzene göre çok daha kolay elde edilebilir olduğunu görürüz. Nitekim hayatımızın her anında şahit olduğumuz ‘düzensizlikten düzene geçiş’, türümüz ve kâinat için bir süreklilik arz etmesinin yanı sıra çevremizde de sıklıkla gerçekleşen olaylarda çeşitli örnekler teşkil eder. Bir yazarın roman yazmak için ne kadar süre harcadığını düşünün ve bizim onu ne kadar kısa sürede okuyup bitirdiğimizi… Bir ağacın ne kadar uzun sürede büyüdüğünü ve sonrasında onu ateşe verip yaktığımızda ne kadar kısa sürede kül olacağını… Uzayda yıldızların ve gezegenlerin milyarlarca yıllık bir süreçte oluşup, enerjisi bittiğinde dakikalar sonrasında patlayarak yok olacağını… Kısacası evrenimiz düzenden pek haz etmez zira Kozmos, “tüm canlı ve cansız varlıkların birbirleriyle derinden uyumlu bağlarının gizlerini içerir ve bu karmaşık ama gizemli bir incelikle işlenmiş bağlara karşı hayranlık ifade eden” bir yapıya sahiptir. Kısacası İbn-i Heysem’in dediği gibi “Evren, değişimlere rağmen bir düzen; ayrıntılara rağmen bir ahenk içindedir.”

    Termodinamiğin İkinci Yasası
    18. yüzyılda fizik alanında yapılan deneyler, ısı ile mekanik iş arasında bir ilişki olduğunu göstermekteydi. Fransız Fizikçi Nicolas Léonard Sadi Carnot (1796-1832), buhar makinesinin çalışma prensiplerini ilk olarak dikkatle ele alan kişi olmasının yanı sıra ısı ve işin birbirine dönüşebileceğini söyleyerek bu konu üzerinde çalışmalar yapan da ilk kişiydi. Bu nedenle Fransız bilim insanı termodinamiğin kurucusu olarak kabul edilir. Termodinamik kavramı Yunanca thermos (ısı) ve dynamic (enerji) kelimelerinden türetilmiştir; buradan da anlaşılacağı üzere termodinamik, sözlük anlamı itibarı ile ısı, enerji ve entropi arasındaki ilişki ile ilgilenen bilimsel araştırmalar bütünü veya bir bilim dalı olarak da tanımlanabilir. Kozmosta ısı ve enerji düzeyinde gerçekleşmiş olan ve olacak olan her şey bu yasaların kontrolü altında işler.

    YanıtlaSil
  147. 1824 yılında, Fransa ordusunda bir mühendis olan Carnot’un Réflexions sur la Puissance Motrice du Feu (Ateşin Hareket Ettirici Gücü Üzerine Düşünceler) adlı çalışmasını yayınladı. Bu çalışma Carnot’un ısının dinamiği hakkında ulaştığı bir kısım verileri ele alıyordu. Sadi Carnot, bu küçük kitabında çok ilginç bir görüş ortaya atıyor ve yaptığı deneylere dayanarak, “Isı”nın, “Hareket” haline dönüşebilmesi için, ancak “Sıcaklıkları Farklı”, “İki Ayrı Isı Kaynağı” kullanılması gerekeceğini ileri sürüyordu. Carnot, buhar makinasında, ısının, yüksek sıcaklıktaki bir bölgeden, yani kazandan, aşağı sıcaklıkta bir bölgeye, yani kondensere aktığına ve bu süreçte, silindir ve piston ile mekanik iş üretildiğine, dikkat çekiyordu. “Carnot İlkesi”ne göre aynı sıcaklıklar arasında çalışan tüm ısı makinelerinin verimi aynı olmalıydı; makine hangi çalışma biçiminde çalışırsa çalışsın ve çalışma maddesi ister buhar, ister hava, isterse başka bir madde olsun, verim aynı olmalıydı. Böylece ısı ile iş arasındaki ilişkiyi belirleyen Carnot, ısının yüksek sıcaklıktan alçak sıcaklığa düşmesinin enerji ürettiğini ortaya koydu.
    “Isının hareket ettirici kuvvetini, haklı olarak bir çağlayanınki ile karşılaştırabiliriz” diyen Carnot, “çağlayanın hareket ettirici kuvveti, akışkanın yükseklik ve miktarına bağlıdır: Isının hareket ettirici kuvveti ise, kullandığı kalorik miktarına ve düşme yüksekliğine, yani, aralarında kalorik alışverişi yapan cisimlerin sıcaklıkları farkına bağlıdır” diye ekliyordu.


    Oysa Fransız Fizikçi Nicolas Léonard Sadi Carnot’un ölümünden kırk yıl sonra ortaya çıkan el yazmaları (çalışma notları) çok daha dikkat çekiciydi. Isı ve enerji dönüşümleri üzerine güzel ve bir o kadar da ilginç olan el yazmaları termodinamiğin birinci yasasını ele almakla kalmıyor, bu yasayı sağlam temeller üzerine oturtarak ona konu hakkında geniş bir çerçeve çiziyordu. Carnot çalışmalarında şu enteresan bilgilere yer vermişti:
    … Isı, şekil değiştirmiş olan “Hareket Ettirici Güç”ten (ya da daha doğrusu) “Hareketin Kendisinden Başka Bir Şey Değildir”. (Bu hareket, cismin partiküllerinde “ufacık taneciklerinde” meydana gelen harekettir). “Hareket Ettirici Güç”ün, tükenip yok olduğu her yerde, bu “Güç”ün miktarı ile orantılı bir nicelikte “Isı” meydana gelir. Bunun karşılığı olarak da, “Isı”nın tükenip yok olduğu her yerde de “Hareket Ettirici Güç” ortaya çıkar. Şu duruma göre “Doğa”da bulunan “Hareket Ettirici Güç” miktarının “Değişmediği” ve genel olarak bu “GÜÇ”ün hiçbir zaman tükenip yok olmayacağı gibi, “Meydana da Getirilmediği”, genel bir tez olarak kabul edilebilir. Gerçekte bu “Güç” şekil değiştirir. Yani, şu ya da bu çeşit bir “Hareket meydana getirir. Fakat hiçbir zaman “Yok” olmaz…”

    YanıtlaSil

  148. 1841 yılında, Alman bilim insanı J. Robert Mayer, yaptığı bir deneyde, havanın sıkıştırılması ile sıcaklığın meydana geldiğini gösterdi. Bu deney, kinetik enerjinin ısıya, ısının da kinetik enerjiye çevrilebileceğini açıkça ifade etmekteydi 1847’de James Prescott Joule, bir elektrik devresinde, bataryadan harcanan enerjinin, bu elektrik devresinde oluşan ısıya eşit olduğunu belirledi. Klasik termodinamik büyük ölçüde 19. yüzyılda Clausius, Kelvin, Boltzmann ve Amerikan Josiah Willard Gibbs gibi öncüler tarafından geliştirildi. Ne kadar yukarıda zikredilen isimler bilim tarihi açısından termodinamiğin öncüleri kabul edilseler dahi, termodinamiğin ilk yasası Alman Fizikçi Hermann Ludwig Ferdinand von Helmholtz (1821-1894) tarafından yasalaştırıldı.

    Enerjinin korunumuna ve onun farklı şekillerinin birbirine dönüşebilirliğine ulaşan başka bir Alman bilim insanı da, Konigsberg’de fizyoloji ve sonra Berlin’de fizik profesörü olan, Hermann Helmholtz’dur. Helmholtz’un ortaya koymuş olduğu termodinamiğin ilk yasası aslında İngiliz Fizikçi James Prescott Joule’nin (1818-1889) dile getirdiği ve Alman Fizikçi Julius Robert von Mayer’in (1814-1878) mantıklı verilerle desteklediği enerjinin korunumu yasasından başkası değildir. Helmholtz birinci yasanın bu formüllendirimini, yani enerjinin korunumu yasasını “Berlin Physical Society”ye (Berlin Fizik Derneği) “Kuvvetin Korunumu Üzerine” başlığı altında sundu. Doğanın kanunlarının en temelinde yer alan ve en basiti olarak nitelendirebileceğimiz termodinamiğin ilk yasasına göre evrendeki tüm enerji miktarı sabittir. Buna göre enerjiden kazancın ve kaybın olmadığı bu durumda enerji dönüşümü mümkündür. Yani kimyasal enerji, kinetik enerji veya aklınıza gelebilecek diğer enerji türleri bir formdan diğerine dönüştürülebilir.
    Peki, öyleyse uçsuz bucaksız muhteşem zenginliklerin ve olağanüstü güzelliklerin bulunduğu öylesine ahenkli, öylesine zarif ve öylesine kusursuz bir yer olan evrenimizdeki düzen nasıl sağlanıyor?
    Kozmostaki düzen tabii ki entropi tarafından sağlanmaktadır. Entropi, bir sistemdeki düzen ve düzensizlik miktarının ölçüsü veya oldukça kabaca tanımlamak gerekirse, “sistemdeki ‘rasgelelik’ ölçüsü” olarak tanımlanır. Entropiyi anlamak için bu kavram içerisindeki sistem dediğimiz şey ile neyi kastettiğimizi anlamalıyız. Termodinamik, fizikokimya veya termokimya açısından sistem; üstünde incelemeler yapılan belli sınırdaki evren parçasıdır. Sistem; açık sistem (bir fincan içerisindeki enfes orta şekerli Türk kahvesi), kapalı sistem (şişe içerisindeki su) ve izole sistem (termos) olmak üzere üç kısımda incelenir ancak bu sistemlere burada uzun uzadıya yer verilmeyecektir.

    YanıtlaSil

  149. Sürekli olarak artan bozunma ve kaosun derecesini gösteren entropi, evrendeki değişimlerin giderek daha fazla düzensizliğe yol açtığını öngören termodinamiğin ikinci yasasıyla kontrol edilir. Alman Fizikçi Rudolf Julius Emanuel Clausius (1822-1888) ilk yasadaki enerji dönüşümünün mümkün olduğunu buldu. Clausius gözlemlerinde, enerjinin küçük bir kısmı her zaman ısıya dönüştüğünü ve bu dönüşüm sırasında açığa çıkan ısının da herhangi bir başka enerji formuna dönüşmediğini fark ederek şu sonuca ulaştı; evrendeki enerji ısı olarak bir nevi bozunmaya uğruyor ve böylece kullanılabilir enerji miktarı ise doğal olarak azalıyordu. Evrende olduğu gibi ele alınan belli bir sistemde de enerjinin işe dönüşebilmesi için o enerjinin yoğunluğunda belirli bir düzenin söz konusu olması şarttır. Şöyle ki bir sistemde varolan enerji, yoğunluğu yüksek olan noktadan, yoğunluğun daha düşük olduğu noktaya doğru bir yönelme gerçekleştirir ta ki o iki sistem arasındaki enerjiler denkleşinceye kadar bu enerji alışverişi sürer. Sistemde bu hareketlenmeyi sağlayan enerjiden kolaylıkla iş elde edebilirsiniz.
    Örneğin bir barajı ele alalım. Herhangi bir nehir yolunun önüne çekilen set sayesinde setin önünde sular birikmeye başlar. Buradaki su kütlesinin böylece potansiyel enerjisi giderek artmıştır olur. Oysaki setin öbür tarafında kalan nehir suları normal yolunu takip ettiğinden dolayı daha küçük bir yüksekliğe sahiptir ve setin önünde kalan su kütlesine nazaran potansiyel enerjisi çok daha düşüktür. Baraj kapakları açıldığında setin önündeki potansiyel enerjisi yüksek olan su kütlesi yukarıdan aşağı doğru düşer ve altta bulunan çarklara çarparak çarkları döndürmeye başladığında, çarka bağlı olan dinamo sayesinde elektrik enerjisi üretilir.
    Alman Fizikçi Rudolf Clausius, örnek olarak kapalı bir sistemi ele aldı. Kapalı bir sistemdeki ısı miktarının gerçekleşen bütün süreçler çerçevesinde daima artacağını söyledi. Normal koşullarda kapalı bir sistemin ısısının sabit kalma ihtimali bulunur ancak asla ve asla azalma söz konusu olamaz. 1850 yılında Clausius, enerji dağılımındaki bu olguyu bilinmeyen bir nedenden dolayı entropi (bazen zaman oku da denilir) olarak adlandırdı ancak bu kavram bilim dünyasında kuşkuyla karşılandı. Çünkü bilim insanları bunun daha somut bir halde gözler önüne serilmesi ve deneylerle sürekli kanıtlanması taraftarıydılar. 1865’de Rudolf Clausius, Berlin’de sürdürdüğü çalışmaları sonunda, ısıyı işe dönüştürecek bir ısı makinesinde, ısı makinesine verilen ısı miktarının onun sıcaklığına oranının, ısı makinesinden atılan ısının düşük sıcaklıktaki ısı deposu sıcaklığına oranına eşit olduğunu belirtmiş oldu. Böylece üzerine gelen meslektaşlarına deneysel gözlemler sonucu bir veri sunarak, ısının sıcaklığa oranı olarak da entropi kavramına açıklık getirmişti.

    YanıtlaSil

  150. Sonrasında Clausius, bir sistemin kendi haline bırakıldığında enerji farklarının daima denkleşmeye doğru gideceğini tespit etti. Şöyle ki elimizde birisi soğuk diğeri ise sıcak olan iki şişe su olsun. Sıcak ve soğuk suyun olduğu şişeleri birbirlerine değecek şekilde yan yana getirelim. Bir süre sonra şişeler arasındaki ısı alışverişi öyle olur ki, her iki şişede aynı sıcaklığa gelene kadar şişedeki soğuk su ısınır, sıcak su ise soğur. Böylece Alman fizikçi, enerji yoğunluklarındaki farkların eşitlenmeye doğru gittiği kanısına vardı ve bunu da doğada genel bir yasa olduğunu ileri sürdü. Clausius, bunu, ‘Dünyanın entropisi bir maksimuma doğru artar’, şeklinde ifade etmişti; birinci yasa ise, bilinen, enerjinin korunumu yasasıydı: ‘Dünyanın enerjisi sabittir.’ Böylece Rudolf Julius Emanuel Clausius termodinamiğin ikinci yasasını belirlemiş oldu.
    Bu gelişmeler, yaklaşık1850’lerde dahi Clausius’la başlayan Lord Kelvin, Maxwell, Planck, Duhem 1861-1916 ve Poincaré’nin 1854-1912 önemli katkılarıyla gelişen ve yüzyılın sonlarında J. W. Gibbs’in ulaştırdığı parlak noktayla süregelen bir bakıma hızlı bir başarıyla günümüze gelmiştir.
    Nihai Son ve Entropiye Tersten Bakmak
    Termodinamiğin ikinci yasasına göre entropi daima artmaktadır. Düzensizliğin ve entropinin zamanla artışı, zaman oku dediğimiz, zamana yön vererek geçmişi gelecekten ayıran şeye örnektir. Modern bilimin öncülüğünde, termodinamik zaman oku, psikolojik zaman oku ve kozmolojik zaman oku olmak üzere en az üç zaman okunun mevcut olduğunu biliyoruz. Buradaki zaman oklarına uzun uzadıya yer veremesek de kısaca değinmekle yetineceğiz. Öncelikle termodinamik zaman okundan bahsedecek olursak, kaostan doğan düzeni yani entropiyi temsil eden zaman okudur. İkinci olarak psikolojik zaman okunu ele alalım. Psikolojik zaman oku burada bahsi geçen üç zaman okunun en gizemli olanıdır; çünkü insanoğluna dair birçok metaforun yanı sıra zaman kavramımızdaki algılarımızı altüst eden bir anlayışa sahiptir. Öyle ki bu zaman okunun esrarlı tarafı, neden geçmişi hatırladığımız ancak geleceğe dair herhangi bir hatıramızın bulunmadığı gibi garip metaforları içinde barındırmasıdır. Son olarak kozmik zaman oku Büyük Patlamadan itibaren evrenin genişlemesine değinen ve sonrasında da neler olabileceğini (Evren sürekli genişleyecek mi? Yoksa bir yerde genişlemesine son verip çöküşe mi geçecek?) dair tahminlerde bulunan zaman yönüdür.

    YanıtlaSil

  151. Termodinamiğin ikinci yasası, düzensiz durumların sayısının düzenli durumlara göre her zaman çok daha fazla olması olgusundan kaynaklanır. Çevremizde olup biten her şey, entropinin artışına birer örnektir. Birisi göle bir taş atar ve yukarıya doğru sular sıçrar; bir bardak (tahta ve plastik hariç) yere düşer ve kırılır; canlılar ölür ve çürür; böylece suyun sıçraması, kırılma ve çürüme işlemleri bu maddeleri oluşturan atomların çevreye dağılmasını gösterir. Entropideki bu artış, her şeyin yolunda gittiğini belirtir ve ayrıca zaman içinde sürekli olarak ileriye doğru gittiğimizin göstergesidir. Öte yandan şunu da belirtmemiz gerekir ki zamanın ileriye doğru mu yoksa geriye doğru mu gittiğini söyleyemediğimiz bu süreçte, hiçbir entropi değişikliği söz konusu değildir. Eğer entropide bir değişim varsa da bunu gözlemememiz çok ama çok zordur; sadece ihmal edebileceğimiz kadar küçük olduğunu söylememiz doğru olur sanırım. Oysa zamanda geriye doğru gittiğimizi varsayarsak, ancak entropinin azaldığını gözlemleyebiliriz. Böyle bir durumda bir cam bardak yere düşüp kırıldığında bunu belgesellerde veya sinema filmlerinde olduğu gibi geriye sarabiliriz. Kırılan bardak yavaşça yerden kalkarak kırık cam parçaları düzenli bir şekilde birleşir ve düştüğü yerde yeniden sapa sağlam bir hale gelir. Bu şu anlık bilimsel açıdan mümkün görünmese de bilim kurgu açısından pek bir sıkıntısı yok gibi. Sanırım bilim kurgu yazarları zamanda yolculuk ve uzaylı istilası gibi böylesi unsurları kitaplarında ele almaktan halen büyük keyif duyuyorlar!

    İkinci yasaya göre evrenin de entropisi sürekli artmaktadır. Evrenin entropisinin artması, evrendeki enerji dağılımının sürekli olarak bir denkleşmeye doğru yöneldiğini yani enerji yoğunluğu arasındaki farkların giderek ortadan kalktığını ve enerji yoğunluğunu denkleştiren süreçlerin düzensizliğinin de artması anlamına gelir. Evrendeki entropi miktarının her zaman arttığı bilimsel bir gerçekliktir nitekim bir süre sonra entropi maksimuma ulaşarak kozmosta kullanışlı hiçbir enerji kalmayacaktır ve böylece düzensizlik evrende mutlak hâkimiyet kuracaktır. Çok ama çok uzun yıllar sonra, yani enerji yoğunluğundaki farkların tamamen ortadan kalkması durumunda, artık, enerjiden iş elde edilemeyecektir. Ayrıca evrende bir daha da herhangi bir değişiklik gözlenmez olacaktır. Böylece evrenin dört bir yanındaki her noktasında –enerji yoğunlukları denkleştiği vakit- evren bir duruşa doğru gidecektir.

    YanıtlaSil
  152. Peki, sonrasında ne olacak?
    Bu noktadan sonra eğer termodinamiğin ikinci yasası anladığımız ölçüde doğruysa –ki bunda hiç kuşkunuz olmasın çünkü elimizdeki veriler şuan için bu yönde; ancak belki ileride bu algımızı değiştirecek yeni keşiflerde bulunabiliriz- yukarıda da bahsettiğimiz gibi enerji yoğunluğu evrenin her yerinde denkleşip entropi maksimum seviyede olacaktır. Elbette entropinin evrenin her noktasında maksimuma ulaştığı andan itibaren enerji akışı duracak ve bir daha kozmosta hiçbir şey olmayacaktır. Kısacası bilimsel bakış açısına göre kozmos için toplu bir yok oluş söz konusudur. Ama sakın hemen telaşa kapılmayın lütfen! Açıkçası buna hiç gerek yok; çünkü söz konusu olan entropinin evrenin her noktasında maksimum seviyeye ulaşması için katrilyon kere katrilyon kere katrilyon yıldan bile fazla geride kalması gerekiyor. Bahsi geçen bu sürecin sonunda büyük olasılıkla insanlık, dünyamız hatta ve hatta şuan için hayatın var olup olamadığı hakkında herhangi bir veriye ulaşamadığımız ya da bilemediğimiz, içerisinde küçük ihtimaller dâhilinde yaşam kırıntısı barındıran diğer gezegenler için de zamanının çoktan dolmuş olacağı kesindir. Oysaki en iyimser bakış açısına göre başka bir evrene giderek yok olmaktan kurtulabiliriz. Eğer Hawking’in evrenimizin, başka bir evrendeki karadelikten meydana geldiğine dair ileriye sürmüş olduğu teorisi doğruysa, bahsi geçen ikinci evrene bu uzun süreçte seyahat ederek kolonileştirdiğimiz gezegen veya gezegenlerde hayatımızı devam ettirebiliriz! Ancak bunu yapsak bile böylesi bir evrende de -varolan her şeyde olduğu gibi- entropi yasası muhakkak ki işleyecek ve en sonunda burada da bizi nihai bir son karşılayacaktır. Tabii bu görüşün gerçekleşmesi biraz düşük olasılıklar ve belirli sıkıntıları (ışık hızını aşmak, karadeliklerin içinde ne olduğu gibi veya karadelikler başka evrenlere açılan bir kozmik kapı mı?)içinde barındırıyor olsa da, yine de geleceğe dair ufak bir ümit söz konusudur.
    Eğer yanılıyorsak ne olacak? Termodinamiğin ikinci yasası algıladığımız gibi değilse sonuç nasıl olur? Bu ve buna benzer pek çok soru bu yazıyı okurken aklınıza takılmış olabilir. Nitekim bunda da yalnız değilsiniz; çünkü çoğu bilim insanının bu sorulara alternatif cevap arayışları sürüyor. Hiç kuşkusuz kozmostaki olup biten her şeyi bilmiyoruz. Gelişmiş bir teknolojimiz ve ileri seviyede bir düşünce sistemi (bilim dediğimiz)içinde, atalarımıza göre çok ama çok üstün olduğumuzu varsaydığımız fizik, matematik, kimya ve biyoloji gibi akla dayalı birçok araştırma alanlarımız mevcut; fakat tüm bunlara rağmen kozmik perspektifte bilemediğimiz ve anlam veremediğimiz pek çok olgu söz konusu. Öyle ki yukarıdaki sorulara cevap arayışımız şüphesiz iyimser tahminden öteye geçmez. Oysa entropiye karşı olan klasik bakış açımızı değiştirdiğimizde, yani entropiye tersten baktığımızda, karşımıza çıkan manzara tamamen olmasa da bir kısım (büyük ve önemli denecek ölçüde) değişikliklere sahne olur. Fakat bu değişiklikler yukarıda da zikrettiğimiz gibi matematiksel veya fiziksel yasalarla şu anki bilimsel açıdan desteklenmediği için ve sadece kişisel görüşlerimizi yansıtan tahminlerden öteye geçemeyeceğinden dolayı sağlam ve güvenilir olduğunu söylememiz pek doru olmaz.

    YanıtlaSil
  153. Elde ettiğimiz tüm veriler entropinin arttığı yönündedir. Belki henüz keşfedemediğimiz bir yerlerde (sonsuz ancak sınırsız olduğundan bahsedilen ayrıca milyarlarca galaksideki milyarlarca yıldıza ev sahipliği yapan bir evrende), henüz bilemediğimiz bir kısım şartlar altında entropi neden azalıyor olmasın? Belki de entropinin sürekli olarak artıyormuş gibi görünmesi, insan türünün zihinsel ve algısal olarak tamamen gelişim sürecini tamamlayamamasından kaynaklı olarak, evrenin sürekli genişliyor olmasıdır. Ayrıca evrenin sonsuza kadar genişlemeyeceğini ileri süren bazı teoriler var. Eğer bu teoriler doğruysa, evrenin genişlemesi bir süre sonra yerini yavaşça bir duruşa doğru bırakacak ve daha sonrasında da kendi içine doğru bir çöküş meydana gelecektir. İşte bu çöküş esnasında evrenin yeniden belirsiz olasılıklardan doğan rastgelelikler sonucunda ortaya çıkacak olan farklı bir kaostan kendini bir nevi küllerinden doğan Zümrüdüanka kuşu gibi yeniden kurması mümkün olabilir.
    Öte yandan şuna da bir açıklama getirelim; Maksimum entropide kozmostaki enerji eşit olarak dağılması ve zamanın ilerlemesi söz konusu olmasa da dikkat edeceğimiz nokta, bu şartlar altında dahi enerjinin yok olmayacağıdır, çünkü enerjinin korunumu ilkesine göre, hiçbir şey yoktan var - vardan da yok edilemeyeceğini biliyoruz. Buna göre atomsal düzeydeki enerji hala vardır ve elektronların çekirdek etrafında dönmesi gibi rastgele hareketleri halen söz konusudur. Böylesi hareketler neticesinde enerjinin yoğunlaşmasıyla orada yeniden bir düzen kurulabilir ve her şey şimdikine benzer bir şekilde düzen içine girebilir. Nitekim evren tüm bunları gerçekleştirecek olasılıklara sahiptir.
    Yazımızın kapanışını şu cümleyle yapalım: Entropiyi anlamak, kozmosu anlamak olacaktır!
    Kaynaklar ve İleri Okuma
    Ö. Çelik. (2000). Sıfırdan Sonsuza. ISBN: 9753625286. Yayın Evi: Timaş Yayınları.
    C. Sagan. (2015). Kozmos. ISBN: 9789752107830. Yayın Evi: Altın Kitaplar.
    J. Gleick. (1997). Kaos. ISBN: 9754030294. Yayın Evi: TÜBTAK Yayınları.
    J. Boslough. (1995). Stephen Hawking’in Evreni. ISBN: 9757380482. Yayın Evi: Sarmal Yayınevi.
    J. Gribbin. (2012). Çoklu Evrenler. ISBN: 9786051064758. Yayın Evi: ALFA Yayınları.
    P. Atkins. (2014). Evreni Yöneten Dört Yasa. ISBN: 6051068787. Yayın Evi: ALFA Yayınları.
    R. Penrose. (2015). Gerçeğin Yolları. ISBN: 9786051710600. Yayın Evi: ALFA Yayınları.
    S. Tekin, et al. (2015). Bilim Tarihine Giriş. ISBN: 9786051330822. Yayın Evi: Nobel Yayınları.
    S. Hawking. (2015). Zamanın Kısa Tarihi. ISBN: 9786051067582. Yayın Evi: ALFA Yayınları.
    S. F. Mason. (2013). Bilimler Tarihi. ISBN: 978-975-16-2709-4. Yayın Evi: Türk Tarih Kurumu.
    T. Akman. Enerji Ve Entropi. (2019, Mart 28). Alındığı Tarih: 28 Mart 2019. Alındığı Yer: Biyolojieğitim
    Z. Tez. (2010). Kimya Tarihi. ISBN: 9755911243. Yayın Evi: Nobel Basım Dağıtım.

    YanıtlaSil

  154. Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, 3. Defa girdiği Afyon Medrese-i Yusufiyyesinde, şu gelen 33 hadis-i şerifeyi kendi evrad defterinde yazmış, bilâhare bâzı Nur talebeleri de, kendi defterlerinde kaydetmişler.
    Bismihi Sübhânehu

    Bunların bâzılarını, Üstâdımız kendi kalemiyle tashih edip, bâzı Arabî ve Türkî hâşiyeler ilâve etmiştir. Risâle-i Nur’un talebe-i ulûm şerefini kazandıran ve ilim içinde hakikata bir yol açan mesleğini, bu hadis-i şerifler beyân etmektedirler.

    Bu hakikatı ifâde için, merhum mualla üstâdımız, Emirdağ-1, sf. 90’da: “Ehli velâyetin amel ve ibâdet ve süluk ve riyâzet ile gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahade ettiği hakik-ı imâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nur; ibâdet yerinde ilim içinde hakikata bir yol açmış, süluk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla, ilmî hüccetler içinde, hakikat-ül hakaika yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akide ve usul-üd din içinde bir velâyet-i kübra yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor.” diye beyân buyurmuşlardır. (M.SUNGUR)

    33 Hadis

    1.Meâli:”İlmi öğreniniz.Çünkü onun öğrenilmesi, Allah’a karşı haşyettir.(Allah korkusu) Tâlebi ibâdettir. Müzâkeresi tesbihtir. Ondan bahis ise cihâddır.”

    Açıklama:”Risâle-i Nûrlar ilm-i hakîkat dersleridir.Demek Risâle-i Nûr dersleri ile alınan ve öğrenilen ilim, Allah korkusunun en büyüğüdür.Risâle-i Nûr ilmini talep etmek ise ibâdettir.Risâleleri okumak hem zikir,hem şükür,hem fikir,hem dua,hem ubûdiyet…hem hem hem’dir.Risâle-i Nûr derslerinin müzâkeresi ise tesbih ve zikirdir.Risâle-i Nûrlardan bahis ise cihâddır yani cihâd-ı mânevidir.” dersini yukarıdaki hadisten bir müjde olarak almalıyız ve birbirimizi tebrik etmeliyiz.

    2.Meâli:”Bir âlimin yatağına yaslanarak ilmine (kitabına) bir saat bakması, yetmiş saat ibâdetten hayırlıdır.”

    Açıklama:İkinci hadis Üstad’ın yatağına yaslanarak kitaplarını tashih etmesine ne kadar tevafuk ediyor.Risâle-i Nûr eserlerini bir yıl anlayarak ve kabul ederek okuyanlar da asrın hakikatli bir alimi unvanını aldığına göre ve Risâle-i Nûr talebelerinin vazîfeleri “Sözleri kendi telifi bilip,bütün hayatını onun hizmeti ve neşri bilmelidir.” hakikatine mazhar olmaları nedeniyle bu hadisten Nûr Talebelerine de inşallah bir hisse düşer ümidindeyiz.Haza min fazlı Rabbi.

    YanıtlaSil

  155. 3.Meâli:”İlmin tâlibi (talebesi), RAHMAN’ın tâlibidir. İlmin talipçisi, İslâm’ın rüknüdür. Onun ser-ü mükâfatı, Peygamberlerle beraber verilir.”

    Açıklama:Risâle-i Nûrlar imân ilmidir.İlimlerin şahı ve padîşahı ise imânıbillâhtır. Demek bu ilmi talep etmek ve bu ilme talebe olmak RAHMAN’ın tâlibi yani Allah’ın merhametini taleb etmektir.İlmin takip edilmesini ise zaten cenab-ı Allah (cc) emreder ve kadın erkek bizlere farzdır.Bunun için ilmin talebi İslâmın bir rüknüdür.Bu ilmin mükafatını ise Rabbimiz yukarıdaki hadiste belirtildiği gibi Peygamberlerle birlikte verecektir.Ya Rabbi bizleri bu asrın hakiki iman ilmi ile hallenmeyi ve yaşmayı nasip et. İmanıbillah,marifetullah,muhabbetetullah ve en sonunda lezzet-i ruhâniye mertebelerine bizleri ulaştır.Amin

    4.Meâli:”İlim talep etmek, Allah’ın katında nâfile namaz, oruç, hacdan ve fiy-sebiylillah olan cihaddan efdaldir.”

    Açıklama: Bu hadis ilim talep etmedeki makbuliyetin nafile ibadetlerinden ne kadar eftal olduğunu belirtiyor.Çünkü İmân ilmi kâinatta hiç bir ilimle muvazeneye gelmez.Risâle-i Nûrlardaki ilim de imân-ı tahkiki dediğimiz hakîkî ilimidir ki onu talep etmek ilimlerin zirvesini teşkil eder.Üstad “Risâle-i Nûr davasından daha büyük bir dava bu kainatta yok.”demekle belki de bu hakîkate işaret ediyor olmalıdır.

    Ayrıca Risale-i Nur ilmi tefekkür ilmidir.Efendimiz (asm) de tefekkür ilmi için;”Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1-310; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 4:409 (Kitâbu’t-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:78.)buyurarak ilim talep etmenin yani tefekkür ile elde edilen imân ilmini talep etmenin eftâliyetine işaret etmiştir.

    5. Meâli:”İlminden menfaat görülen bir âlim, bin abidden hayırlıdır.”

    Açıklama: Bütün insanlık Risâle-i Nûrlardan ve Üstadımızın eserlerinden istifade etmektedir.Dünyada Kur’ân’dan sonra en fazla satılan ve okunan eserler Risâle-i Nûrardır.Risâle-i Nûrlar 40’a yakın dünya diline çevrilerek ilminden menfaat görülen alim sıfatına Üstadımız Saîd Nursî mazhar olmuştur.Allah ebeden ondan razı olsun.

    “Gelmesi vaad olunan Mehdi’nin dahi rabbı (terbiyesine gelen) ilim sıfatıdır. (“Mektubat-ı Rabbani”, c. 1, 251. Mektup, s. 550, 554)

    YanıtlaSil

  156. 6. Meâli:”Din ile dünyayı talep edenlere veyl olsun.”

    Açıklama : Dîn semavîdir,dünyaya alet edilmez.Dünyaya basamak yapılmaz,dîn ile dünya kazanılmaz.Dîn sadece ve sadece Allah rızası için yaşanır.Üstad hazretlerinin hayatında hizmeti karşılığında hiç bir hediye ve karşılık almaması ve beklememesi bu hadîsin yaşanmış bir izdüşümü olmalıdır.Dînî siyasete ve ticarete alet edenlere özellikle bu asırda yazıklar olsun hitabına muhatap olmamak için Risâle-i Nûr hakîkatlerine ve metoduna ne kadar ihtiyacımız var.

    Ya Rabbi bizleri “Doğru yolda olan ve sizden bir ücret de istemeyen kimselere uyun.(Yasin suresi-Ayet:21).”ayetine uyanlardan eyle.

    7. Meâli:”Bir demin bir hikmet kelimesini işitmesi, duyması, bâzen olur ki, ona bir sene ibâdetten hayırlı olur ve bir saat ilim müzâkeresi yanında oturmak, bir köle azad etmekten daha hayırlıdır.”

    dem:can,(adam,kişi manaları da var.)

    Açıklama: Bu hadîs gereği Risâle-i Nûr hakîkatleri ve derslerinin ne kadar önemli olduğu açıktır.Çünkü Risâle-i Nûrlar eşyanın hikmetlerini tefsir eden bir ilim hazinesidir.Bu hikmet derslerini işitmek,o derslerin müzâkere meclislerinde olmak ve bulunmak ne kadar büyük mükâfatlarla eşdeğer olduğu hadîste belirtilmektedir.Risâle-i Nûr derslerini bu manâda anlamalı ve o hikmet derslerinden mahrum kalmamalıyız.Ayrıca”Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.”hadîsinden de hissedar olmalıyız inşallah.

    Ya Rabbi,bizleri bu müzâkereli ilim meclislerinden alıkoyan muzır mânilerin şerrinden muhafaza et.

    8. Meâli:”Cenâb-ı Hak, bir demi senin elinle (vasıtanla) hidâyete getirmesi, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok sana hayırlıdır.”

    Açıklama: Hadîs-i şerifte vardır ki: “Bir adam seninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.(Buhari, Cihad: 102)”hadîsi ile bu hadîs eş anlam ifade etmektedir.Kırmızı koyunlar çok değerli ve makbul kâbul edilir.Sahralar dolusu koyun tasadduk etmek ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok hayırlı bir vesilelik için haydi imân hakîkatleri ile muhtaç olanların imânını kurtarma vazîfemize daha fazla gayret edelim.Bizler vazîfemizi yapalım,Allah tesirini halk eder inşâallah.Bizim vazîfemiz tebliğ,neticesi Allah’a aittir.

    Ya Rabbi,bizleri senin(vazîfe-i ilahinin) vazîfesine karışanlardan etme.Vazîfemizi Senin vazîfene bina etmekten bizleri muhafaza eyle.Amin.

    YanıtlaSil

  157. 9. Meâli:”Cenâb-ı Hak şu ümmetin üstünde hem deccalın kılıncını, hem de büyük harbin kılıncını beraber cem etmeyecektir.“( Mülâheme-i Kübrâ olan ikinci Harb-i Umumi, lem-i İslâm’ı hırpalamadığı işaretiyle, İslâmlar içinde bir deccâl, lem-i İslâm’ı başka bir surette hırpalayacak.)

    Açıklama: Bu hadîsin izahı Risâle-i Nûr külliyatında yeterli olarak işlenmiştir.Şu kadar diyebiliriz,bu Anadolu’nun İkinci Dünya Şavaşı’na girmemesinin en büyük sebebi Risâle-i Nûr hizmetidir der Üstad.Nasıl ki sadaka belayı def eder,aynen öyle de Risâle-i Nûr hizmetleri de musîbet ve belaları def eder.Aynen öyle de olmuştur.Fakat,başka bir cereyan şeair-i islamı ve şeriat-ı Muhammediye (asm)’yi tahrip ve tağyir etmiştir.İşte bu hadîs bu iki musîbetin bu ümmete birlikte Allah’ın yaşatmadığını beyan etmektedir.Ancak İslâmın başka bir surette hırpalanması halen de devam etmektedir.

    Ya Rabbi,bizleri lem-i İslâmın başka bir surette hırpalandığı bu zamanda bu hırpalayanları tanımayı ve onlardan korunmayı nasip et.Doğru yerde durmayı ve Kur’ân’ın mânevî kalesinde muhafaza olmayı ve bu istikamette ömrümüzü tamamlamayı nasip et.

    10.Meali: “Hilâfet-i İslâmiyye, babamın kardeşi amcam Abbas’ın oğullarından zâil olmayacak.Tâ onu deccala teslim edinceye kadar.(Alâuddîn el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl: 14:271, hadis no: 33436.)”

    Açıklama: Bu hadis vuku bulmuş ve gerekli izahlar da Risâle-i Nûrlarda vardır.Hilâfet-i İslâmiye’nin ne zaman kaldırıldığı malumdur.Demek bu zamandaki olaylara ve icraatlara çok dikkat etmek icap eder.Bu zamanda cereyan eden olayların Kur’ân ve Sünnet-i Peygamberî çerçevesinde anlamak için Risâle-i Nûr külliyatının ilgili bahislerinin mutlaka okunması gerekir.

    Risale-i Nurdan alıntı:

    Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas’ın veledinde hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccala, o hilâfeti, yani saltanat-ı hilâfet, deccalın muhrip eline geçecek.” Yani, uzun zaman, beş yüz sene kadar hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgû denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek, deccalane İslâm içinde hükûmet sürecek. Demek İslâm içinde, müteaddit hadislerde, üç deccal geleceğine zâhir bir delildir. Bu hadisteki ihbar-ı gaybî, kat’î iki mucizedir:

    Biri, hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beş yüz sene devam edecek.

    İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahripçi Cengiz ve Hülâgû namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.

    Acaba kütüb-ü hadîsiyede Kur’ân’a, şeâir-i İslâma ait hattâ cüz’î şeyleri de haber veren sahib-i şeriat, hiç mümkün müdür ki, bu zamanımızdaki pek acîp hadisattan haber vermesin? Hem hiç mümkün müdür ki, bu acîp hadisatta Kur’ân’a sebatkârâne, geniş bir sahada, en acîp bir zamanda, en ağır şerait altında hizmet eden ve o hizmetin semerelerini dost ve düşmanları tasdik eden Risale-i Nur şakirtlerine işaretleri bulunmasın?
    (On Dördüncü Şua )

    YanıtlaSil

  158. Ya Rabbi,bu zamanın maddî ve mânevî fitne cereyanlarını anlamayı ,tanımayı ve bu cereyanlardan muhafaza olup korunmayı nasip buyurdun ,bizleri kaydırma Ya Rabbi.يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ -Ev kemâ kal- Yâni: “Mahşerde ülema-i hakikatın sarfettikleri mürekkeb, şehidlerin kaniyle müvazene edilir; o kıymette olur.”

    İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ -Ev kemâ kal- Yâni:”Bid’aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ve hakikat-ı Kur’aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.” Ey tenbellik damariyle yazıdan usanan ve ey sôfî-meşreb kardeşler! Bu iki Hadîsin mecmuu gösterir ki: Böyle zamanda hakâik-î îmâniyeye ve esrâr-ı Şeriat ve Sünnet-i Seniyyeye hizmet eden mübarek hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size faide verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.

    Eğer Deseniz: Hadîste “âlim” tâbîri var, bir kısmımız yalnız kâtibiz.

    Elcevap: Bir sene bu Risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur Şâkirdlerinin bir şahs-ı mânevîsi var, şübhesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsız olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır, Hadîste gösterilen ecri alırsınız.Said Nursî

    11. Meâli:”Ulemânın mürekkebiye Şühedâ kanı muvâzene edilse, muhakkak ki Allah yanında, ulemânın mürekkebi, Şühedânın kanından râcih gelecektir.”

    Açıklama: Bu hadîs”Yani, “Mahşerde ulemâ-i hakîkatin sarf ettikleri mürekkep şehidlerin kanıyla muvazene edilir, o kıymette olur.”(Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1:6; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:466; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:561; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, no: 10026.) hadîsi ile aynı manayı taşımaktadır.

    Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur

    Yazıda usanan ve ibadet ayları olan şuhûr-u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle ibadet sayılan (Hâşiye) Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki Hadîs-i Şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.

    Birincisi:

    YanıtlaSil

  159. 12. Meâli:”Şedid, kuvvetli, kahraman o değildir ki, insanları mağlup etsin. Belki kahraman odur ki, gadap ve hiddet ânında, nefsini mağlup eder.”

    Risâle-i Nûrardan Açıklama:

    Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimî bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârâne o hakikî kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlâs kaçıyor? Vazifenizde müttehem olup, ehl-i dalâletin nazarında, sizden ve sizin mesleğinizden yüz derece aşağı olan, “din ile dünyayı kazanmak ve ilm-i hakikatle maişeti temin etmek, tamah ve hırs yolunda rekabet etmek” gibi müthiş ithamlara mâruz kalıyorsunuz?

    Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini itham etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına taraftar olmak… Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın uleması mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu “Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir.

    Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.

    İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlâsı kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî sukut ve musibet-i hazıradan rahmet-i İlâhiye ile kurtulurlar.(Yirmi Birinci Lem’a)

    13. Meâli:”Bir müslüman, bir müslüman kardeşine bir hediye ihdâ etmesi; onun hidâyetini artırıp, kötülüklerden onu alıkoyan bir hikmet kelimesinden daha hayırlıdır.”

    Açıklama: Burada hediye ihdâ edilmesi,onun hidâyetini artırır manâsı ile açıklanmış.Bir müslümanın bir müslümana bir hediye ihdâ etmesi söz konusu.Elbetteki bir müslüman ilk önce müslüman kardeşini hayra davet etmelidir.Hayra çalışan ve hayırda sebat edip doğru yolda istikamette gitmek elbette ki kötülüklerin de işlemmemesi için önem arzeder.Üstad hazretleri “Risâle-i Nûrlar bu zamanda önce ehl-i imânın imânını kurtaracak “der.”Bu asırda ehl-i imanın imanı tehlikede ” der. Öyleyse bu ihdâ kelimesinin Risâle-i Nûrlarla çok yakın ilişkisi olacağını düşünüyorum.Kelime hediye de olsa bu hediye Risâle-i Nûrlar olmalı diye düşünüyorum.İnsanların kusurlarını önüne koymaktan daha çok bu imân hakikatlerini onlara hediye etmekle en büyük ihdâ edilmiş olur.Bu hadîsin hakîkî manâsını Rabbim bilir.

    YanıtlaSil

  160. 14. Meâli:”Halk-ı demden (A.S) tâ kıyâmete kadar, âlem-i insaniyyet arasında, deccâl hâdisesinden daha büyük bir umur, mes’ele yoktur.”

    Açıklama: Beşinci Şua’dan:

    Altıncı Mes’ele: Rivayette var ki: “Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra”Deccelin fitnesinden ve ahir zaman fitnesinden (bizi koru Allah’ım). (Buhari,1:211,2:126-Müslim,2:2200-Müsned,2:185…)”vird-i ümmet olmuş.

    15. Meâli:”Bir ilim talebesi, ilim tahsil ederken eceli gelse, vefât etse, onun derecesiyle Enbiyâ derecesi arasında, bir peygamberlik mertebesi kalır.”

    Risâle-i Nûrlardan açıklama:

    Aziz, sıddık kardeşlerim,

    Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acip zamanda ve garip yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasıyla bizlere de müyesser eyledi.

    Ehl-i keşf-i kuburun müşahedesiyle, müteaddit vâkıatla, tahsil-i ulûm ânında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-i’l-kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir’e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş. Ve müşahede edip işitmiş ki, melek-i suâl, ondan sordu. “Men Rabbûke? Senin Rabbin kimdir?” dediği zaman, o nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: “Men mübtedâdır, Rabbûke onun haberidir.” Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.

    İşte bu vâkıaya muvafık olarak, ben merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı dualarımda derim: “Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah.”(On Üçüncü Şua )

    YanıtlaSil

  161. 16. Meâli:”Kim ki ilimden (yâni ilm-i imânî ve tahkikîden) bir bâb, bir mes’ele taâllüm ederse, onunla amel etsin etmesin, bir rek’ât nafile namazdan efdaldir. Eğer öğrenmekle beraber amel de ederse, yâhut onu başkasına da öğretirse, o zaman tâ kıyâmete kadar, onun o büyük sevabı ve onunla amel edenin sevabı onun olacaktır. “

    Açıklama: Yukarıdaki Üstad’dan yadigâr hadîs bizim için Risâle-i Nûr derslerine gitmemiz ve Risâle-i Nûr okumalarımızın ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Elimizdeki ilm-i imâni ve tahkîkî derslerinin kıymetinin ve değerini bilmemiz için bu hadîs inşallah hepimize Risâle-i Nûr eserlerinin mahiyeti noktasında çok büyük bir şevk ve gayret verir ümidindeyim. O ders mekânlarında bulunmak ve o hakîkatleri yaşayıp, anlatmanın gayreti içinde oluruz inşallah.

    Risale-i Nurdan bir mektup:

    Risale-i Nur bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.

    Risale-i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’âniyedir ki, onun tel ve lâmbaları, ayna, tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve îcazdârâne bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir.

    Risale-i Nur mü’minlere; Kur’ân’dan hedâyâ-yı hidâyet, kevneyn-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyz-i Rahmândır.

    Risale-i Nur, kâinata baharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.

    Risale-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, tefsir-i Kur’ân ve bereket-i ihsandır.

    Risale-i Nur, kâfire hazân, münkire tufan; dalâlete düşmandır.

    Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevher ve menba-ı envardır.

    Risale-i Nur hakaik-i Kur’ân ve mirâc-ı imandır.

    Risale-i Nur Kur’ân ve hadisten sonra sertac-ı evliya, sultanü’l-eser ve zübdetü’l-meâni ve atâyâ-yı İlâhî ve hedâyâ-yı Sübhânî ve feyyaz-ı Rahmânîdir.

    Risale-i Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenzü’l-maarif ve bahrü’l-mekârimdir.

    Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maişet-i hakikat ve rih-ı reyhan ve misk-i anberdir.

    Risale-i Nur mev’id-i Ahmedî (a.s.m.) ve müjde-i Haydarî (r.a.) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazalî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukîdir (k.s.).

    YanıtlaSil

  162. Risale-i Nur şems-i Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyanın elvan-ı seb’ası, Risale-i Nur’un menşur-u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelâm, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san’at, hem bir kitab-ı belâğat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet, muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.

    Risale-i Nur Kur’ân semalarından bir sema-yı mâneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zahiren, perde-i esbab olan güneşten, kamerden ve kevkeb-i münîrden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşvünema ve hayat buluyor.

    İşte Risale-i Nur da Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyandan alıp saçtığı şuâlarla bütün âleme, hayat; ve âdeme, kâmil insan; ve kulûbe, neş’e-i iman; ve ukule, yakîn bir itminan; ve efkâra, inkişaf-ı iman, ve nüfusa, teslim-i rıza ve candır. O sema-yı mâneviyeyi bazan ve zahiren bihasbilhikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar. O celâlli sehabdan öyle bir bârân-ı feyz-i rahmet takattur eder ki, sümbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muztarip olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbânî ve bir inkişaf-ı feyezanî ve bir rahmet-i nuranîdir ki, evvelceki bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla ve neş’e-i inkişafla meyvedar koca bir ağaç suretini alır ve “”Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir.” Furkan Sûresi, 25:70.”sırrına mazhar olurlar.

    Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahu teâlâ nihayet bulmuş ola… Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nev bahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle…

    Risale-i Nur Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın “”Her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.” İbrahim Sûresi, 14:4.” kavl-i şerifinin îma ve işâratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim.

    Başta Üstadımız olduğu halde bilumum kardeşlerimize samimî selâmlarımla arz ve hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tes’id eylerim. Üstadım hakkında birşey yazamadım. Çünkü veraset-i Muhammediye (a.s.m.) makamında olan bir zat-ı âli-kadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka birşey bilmem.

    Milâs ve havalisi Risale-i Nur talebeleri namına duanıza muhtaç Halil İbrahim (r.h.)(Emirdağ Lahikası)

    YanıtlaSil

  163. 17. Meâli:”Kim ki İslâmı ihyâ etmek niyetiyle ilimden bir bâb tahsil ederse, onun derecesiyle peygamberlik derecesi arasında, yalnız bir kalmış olur.”

    Açıklama: Ne büyük bir bahtiyarlık değil mi?İlâ-i kelimetullah için ilimden bir bab tahsil etmek peygamberlik derecesi ile bir derece kalmasını beyan eden Efendimiz(asm) ne mükemmel bir müjde vermiş bizlere.Bu müjdeye kavuşmak için Kur’ân ilmi olan Risâle-i Nûrlardan ilim tahsil etmek ve bu ilmi muhtaç olan gönüllere ulaştırmak bu hadîsdeki müjdeye bizleri kavuşturacaktır inşallah.

    Çünkü Risâle-i Nûrlar imân ilimlerini bünyesinde toplamış ve bu asrın insanlarına en tesirli ders-i Kur’ânidir.

    18. Meâli:”Bir mü’minde dört şey, dört ahlâk içtimâ ettiği zaman Cenâb-ı Hak, o dört ahlâkıyla ona cenneti vâcip etmiş olur.

    1.Lisanında SIDK. ( Doğruluk.Yâni yalan söylememek.)

    2. Malda SEH. (Yâni cömertlik.)

    3. Kalpte meveddet, SEVGİ.

    4. Hazırda ve gaybda olanlara NASİHAT etmek .”

    Açıklama:

    1.Lisanında SIDK. ( Doğruluk.Yâni yalan söylememek.) Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’l-vuska sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur.

    Yani, yol ikidir, üç değildir. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.

    Evet, her söylediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bazan zarar verse sükût etmek… Yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı; fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok. Çünkü hâlis olmazsa su-i tesir eder, hak, haksızlıkta sarf olur.(Hutbe-i Şâmiye )

    2. Malda SEH. (Yâni cömertlik.)

    Müslüman cömert olmalıdır. İnfak Müslümanlara Kur’an’da emredilen bir hükümdür. Efendimiz(asm) “Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sehâvet sahibi Allah’a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allahtan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Câhil sehâvet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever.”( Tirmizî, Birr 40, (1962).) buyurmuştur.

    3. Kalpte meveddet, SEVGİ.

    Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.( Yirmi Dördüncü Söz)

    Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır.( Hutbe-i Şâmiye)

    YanıtlaSil

  164. 4. Hazırda ve gaybda olanlara NASİHAT etmek .

    Ey sevaba hırslı ve a’mâl-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etbâ’ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla “Herkes beni dinlesin?” diye, vazifeni unutup vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.

    Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakkın zîşuur mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin; ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları, ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın. Çünkü, meselâ sen “Elhamdü lillâh” dedin. Bu kelâm, milyonlarla büyük küçük Elhamdü lillâh kelimeleri, havada izn-i İlâhî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez. Sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!( Yirminci Lem’a)

    19. Meâli:”Kâhinlerden birisi gelecek, Kur’an’ı (Kur’an’ın hakikatlarını) öyle bir tarzda ders verecektir ki, ondan sonra, onun gibi o ders ve talimi veren olmayacaktır.”

    (Kâhin : Hadisin metnindeki kâhinden murad, Allah-u alem, ilhâma mazhâr, gaybî umuru veyâhut gizli kalmış esrârı veyâhut mestur olan Hakaik-ı Kur’aniyyeyi ilhâm-ı ilâhi ile ders verecek birisi demektir. Bu ise, gaybî ve istikbâlî bir işâret, bir ihbâr-ı Nebevîdir.)

    Açıklama: Bu hadis-i şerifi Üstad hazretleri hadisi bilmana olarak almış ve izahatınıda kendisi parantez içlerine yapmıştır.Bilmem arife tarif gerekir mi?Sanırım gerekmiyor.

    Zuhuru perde olmuş zuhura
    Gözü olan delil ister mi Nûra

    Bu hadis ile ilgili iki birkaç parça ekliyorum.

    YanıtlaSil

  165. İmam-ı Ali (r.a.), Şah-ı Geylânî (r.a.), Sekizinci, On Sekizinci, Yirmi Sekizinci Lem’alar ile ve Sekizinci Şuâ ile kerâmât-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı Âzamı müşahede ettiklerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem umum müçtehidler “Mütekellimînden birisi gelecek, hakaik-ı imaniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir surette beyan edecek” diye müjdelerini, Risale-i Nur, hâdisât-ı âlem ile ispat etmiş. Hem bütün her asırda gelen mebuslar, velîler keşfiyatlarında,

    “Birisi gelecek, şarktan bir nur zuhur edecek” diye Risale-i Nur’un şahş-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı mânevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed’e (a.s.m.) Risale-i Nur’un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhirzamanda gelecek fitneden, Deccalın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve mânevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşaretler, işaretler, remizlerle haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisât-ı âlem ile göstermiş.

    Elhasıl:Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zat, Risale-i Nur imiş. Hatta Üstadın kendisi de bir zaman böyle bir zatın geleceğine muntazır imiş. Halbuki, ne ağabeyim Mustafa’nın ve ne de benim haddim değil ki, Risale-i Nur’un kıymetini ve vazifesini beyan edeyim, heyhât!

    Risale-i Nur, Kur’ân’ın has tefsiri olduğundan Kur’ân’a bağlıdır. Kur’ân ise Arş-ı Âzama bağlıdır. Onun için, Risale-i Nur’u Kur’ân medh ü senâ edebilir. Birinci Şuada otuz üç âyetiyle işaret etmiş.

    Bunu yazmaktan maksadım, ağabeyim Mustafa’ya Risale-i Nur’dan medet ve Kur’ân’dan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir. Talebeniz Küçük Ali

    “Eski zamanda, büyük zâtlar demişler ki: ‘Mütekellimînden ve ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiyeyi delâil-i akliye ile kemâl-i vuzuhla ispat edecek.’ Ben istiyorum ki, ben o olsam, belkiHAŞİYE o adamım”(Yedinci Şua )

    HAŞİYE 2 Âyetü’l-Kübrâ’nın üçüncü menzilinin başında, Ahmed-i Fârûkî Risale-i Nur hakkında demiş ki: “Mütekellimînden biri gelecek, bütün hakaik-i imaniyeyi kemâl-i vuzuh ile beyan ve ispat edecek.” Zaman ispat etti ki, o adam, adam değil, belki Risale-i Nur’dur. Ehl-i keşif, Risale-i Nur’u ehemmiyetsiz olan tercümanı suretinde keşiflerinde müşahede etmişler, “bir adam” demişler.

    YanıtlaSil

  166. 20. Meâli:”Bir ilim talebesi ilim tahsil etmekteyken ölüm ve ecel gelse, vefât etse şehiddir.”

    Risale-i Nurdan bir mektup.

    Aziz, sıddık kardeşlerim,

    Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acip zamanda ve garip yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasıyla bizlere de müyesser eyledi.

    Ehl-i keşf-i kuburun müşahedesiyle, müteaddit vâkıatla, tahsil-i ulûm ânında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor.

    Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-i’l-kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir’e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş. Ve müşahede edip işitmiş ki, melek-i suâl, ondan sordu. “Men Rabbûke? Senin Rabbin kimdir?” dediği zaman, o nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: “Men mübtedâdır, Rabbûke onun haberidir.” Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.

    İşte bu vâkıaya muvafık olarak, ben merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı dualarımda derim: “Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah.”(On Üçüncü Şua )

    21. Meâli:”Kur’an’ın hamelelerine ikrâm, hürmet ediniz.” (Kur’an’ın hameleleriyse, ya Kur’an’ı hıfzedenlerdir, veyâhut Kur’an’ın hakikatlarını yaşayanlardır.)

    Risale-i Nurdan açıklama: Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir; kelâm sıfatından gelen şeriat-i İlâhiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir.( Yirmi Dokuzuncu Söz)

    Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz, dua ediniz.( Emirdağ Lâhikası)

    Onların hallerini yazın ve hürmet ve selâmlarımı tebliğ ediniz; meşkûr olurum.( Tarihçe-i Hayat – Isparta Hayatı)

    YanıtlaSil

  167. 22.Meâli: “Ulemâya hürmet ediniz, ikrâm ediniz. Çünkü ulemâ, peygamberlerin vârisidir.”

    Açıklama: “Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar.” Buharî, İlim: 10)”

    Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُوَرَثَةُاْلاَنْبِيَاءِyani, “Âlimler, peygamberlerin varisleridirler” hadis-i şerifleriyle, âlim olmanın pek kolay birşey olmadığını, i’câzkâr belâğatleriyle beyan buyuruyorlar.

    Zira, madem ki bir âlim, peygamberlerin varisidir; o halde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol, bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri, takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa_

    İşte, Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sür’atiyle aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır.

    Kendisinin ilmî, ahlâkî, edebî, birçok fazilet ve meziyetleri arasında, beni en çok meftun eden şey, onun, o dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semalardan daha yüksek ve geniş olan imanıdır.

    Rabbim, o ne muazzam iman! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irade! Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdit, tâzip ve işkencelere rağmen, o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!(Tarihçe-i Hayat)

    Bütün semavî kitapların ve bilumum peygamberlerin yegâne dâvâları olan “Hâlık-ı Kâinatın ulûhiyet ve vahdaniyetini ilân” ve bu büyük dâvâyı da ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle ispat eylemektir.(Tarihçe-i Hayat)

    23. Meâli: “İlmin efdali imân ilmidir. Bu ilimle az olan amel, ilim ile olduğu için menfâât verir. Fakat çok amel cehil ile olsa menfââtsizdir.”

    Konferanstan Açıklama:

    YanıtlaSil
  168. Konferanstan Açıklama:

    Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâ imânın esaslarını zayıflatmak ve yıkmak plânını, programlarının birinci maddesine koymuşlardır. Hususan bu yirmi beş sene içinde, tarihte görülmemiş bir halde münâfıkane ve çeşit çeşit maskeler altında imânın erkânına yapılan suikastlar pek dehşetli olmuştur, çok yıkıcı şekiller tatbik edilmiştir.

    Halbuki, imânın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şüphe veya inkâr, dinin teferruatında yapılan lakaytlıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki; şimdi en mühim iş, taklidî imânı tahkikî imâna çevirerek imânı kuvvetlendirmektir, imânı takviye etmektir; imânı kurtarmaktır. Herşeyden ziyade imânın esasatıyla meşgul olmak kat’î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet haline gelmiştir. Bu, Türkiye’de böyle olduğu gibi, umum İslâm dünyasında da böyledir.

    Evet, temelleri yıptarılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir fayda temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir fayda verebilir mi?

    İnsan, saray gibi bir binadır, temelleri erkân-ı imâniyedir. İnsan, bir şeceredir, kökü esâsât-ı imâniyedir.

    İmânın rükünlerinden en mühimmi, imân-ı billâhdır, Allah’a imândır. Sonra nübüvvet ve haşirdir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim, imân ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şâhı ve padişahı, imân ilmidir.

    İmân, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmânın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imânı elde eden bir kimsenin, imân ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da mâruz kalsa, o kasırgalar bu imân kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imânı kazanan bir kimseyi, en dinsiz filozoflar dahi bir vesvese veya şüpheye düşürtemez.(Konferans)

    YanıtlaSil

  169. 24. Meâli: “Cenâb-ı Allah (C.C), mü’min kulunu tecrübe ve imtihan için, musibet ve belaya giriftâr eder. Fakat, O’nun bu iptilâi ve denemesini, o mü’min kulunun üstünde kerâmât ve ikrâmını izhâr içindir.”

    Açıklama: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder(safileşir), kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder(mükemmelleşir), vazife-i hayatiyeyi(hayat vazifesini) yapar. Yeknesak(tekdüze) istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz(hakiki hayır) olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz(hakiki şer) olan ademe(yokluğa) yakındır ve ona gider.

    Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat’î kanaatin gelmiş ki, zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin(ilahi yardımların) çok tatlı neticeleri var. (Said Nursi.)

    Musibet iltifatat-ı rahmanidir.(Said Nursi)

    25. Meâli:”Said, fitnelerden uzak kalmış kimse, musibet ve fitneye giriftâr olduğu hâlde, sabreden kimsedir. Böyle adam ise, çok garip ve pek nâdirdir.”

    Açıklama: Hadis-i Şerif meali: “Said.. Said.. Said fitnelerden muhafaza edilendir. Üç defa tekrar buyurulmuştur. O ibtilâ olunur ve sabreder. İşte O zayıf ve sakalsızdır… Sonra O zayıf ve sakalsız kelimesinin birçok mânâları olup, burada Hadis-i Şerifin insan riyazesinde ima edilen husus nazar-ı itibara alınmıştır.(Tılsımlar Mecmuası)

    “İnne’s saide lemen cennebe’l fiten” cümle-i cemîlesi Hadis-i Şerif’te üç def’a tekrar nazar-ı dikkati bu ism-i pâk’in sahibine şiddetle tevcih etmekte olduğu gibi; O zâtın icrâ-yı faaliyette bulunacagı tarihleri ve ilminin hükümranlıgı tarihleri aynen göstermek­tedir: Kezâ maddeten zayıf olacağı ve sakalsız bulunacağının da Hadis-i Şe­rif’in son fıkraları göstermektedir.(Tılsımlar Mecmuası)

    26. Meâli:”Muhakka fitne gelmektedir. İbâdı (insanları) parça parça edecektir. Ancak âlimler ondan kurtulurlar.”

    27. Meâli: “Ahir zamanda, şiddetli ve dehşetli bir belâ gelecek. Herkese isâbet edecek. Ondan kurtulan olmaz. Ancak Allah’ın dinini bilen ve ona göre lisânıyla ve kalbiyle mücâhede eden bir adam kurtulacak. O ise, ona geçmişlerin mesleği sebkât etmiştir. Bir de, Allah’ın dinini bilip, tasdik eden birisi kurtulacak.”

    Sebkât: Geçmek, ilerlemek.

    YanıtlaSil
  170. Sebkât: Geçmek, ilerlemek.

    Risale-i Nurlardan Açıklama:

    Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”(Yirmi İkinci Mektup )

    Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:

    Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.

    İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.(On Beşinci Mektup )

    Hazret-i Mehdînin cemiyet-i nuraniyesi, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihyâ edecek, yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hazret-i Mehdî cemiyetinin mucizekâr mânevî kılıcıyla öldürülecek ve dağıtılacak.(Yirmi Dokuzuncu Mektup)

    “Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.”( Süyûtî, el-Fethü’l-Kebîr: 1,15, 2:185, 3:9; el-Hâvî Li’l-Fetâva: 2:217)

    28.Meâli: “Benî demin en cömerti, en kerimi ve en sâhisi benim. Benden sonra, onların en kerimi, en cevâdı ise, bir recul, bir demdir ki; o dem (hususi) bir ilim bilecek ve o ilmini neşredecektir. Kıyâmet gününde müstakilen bir cemaat hâlinde baas olunacaktır.”

    Açıklama:

    Muhammed ümmetinin en hayırlısı ve sizin zorlukları gideren veliniz olan kimseye katılın.. O Mehdi’dir.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 57)

    YanıtlaSil

  171. Devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 27)

    Gelmesi vaad olunan Mehdi’nin dahi rabbı (terbiyesine gelen) ilim sıfatıdır. (“Mektubat-ı Rabbani”, c. 1, 251. Mektup, s. 550, 554)

    Cifr (Ebced) İlmini Bilmesi

    Mehdi’nin vehbi ilme ait bir başka özelliği de ebced hesabını ve ona ait sırları bilmesidir. Taşköprülüzade Ahmet Efendi “Mevzuatu’l-Ulum” isimli eserinde (11/246) Mehdi’nin cifr ilmine vakıf olacağını kaydetmiştir:

    Bazıları dediler ki, bu kitabı kemal-i vukuf ahir zamanda hurucu muntazar Hz. Mehdi’nin hurucuna mevkuftur ki, onlar cifr ilmine vakıf ve sırlarına arif olurlar. Kitab-ı enbiyayı salifeden dahi bu ilim varid olmuştur. (Mehdilik ve İmamiye, s. 252)

    29. Meâli: “Kur’an’ı öğrenen ve öğreten, içindeki hakaikını ders veren bilmiş olsunlar ki; kıyâmet gününde onların cennete girmelerine, sâik ve delil ben olacağım.”

    Açıklama: Kur’anı öğrenen ve öğretenler özellikle içindeki hakikatleri ders verenler bilsinler ki kıyamet gününde onların cennete girmelerinin delili ben olacağım buyuruyor Efendimiz(asm).Bu müjde için Kur’anı öğrenen ve öğretenler ve de hakikatlerini ders verenler çok şükretmelidirler.İnşallah bu müjdeden Kur’anın hakikatlerini ders veren Üstadımız ve Nur talebeleri de hisesini alır ümidindeyiz.

    Ya Rabbi bizleri de bu müjdeden nasiptar eyle.Bizleri Efendimize(asm) komşu eyle.

    30. Meâli: “Sakın bid’atlara yanaşmayınız. Çünkü, bütün bid’atlar dalâlettir. Bu dalâletler de, ceheneme dayanacaklardır.”

    Risale-i Nurlardan Açıklama:

    Öyle bir bid’alar devrindeyiz ki İslâmın,

    Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur’ân’ın.(Barla Lâhikası )

    “Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.” (Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5)

    Yani, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve

    desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan

    sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ ve kellâ-nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir.(On Birinci Lem’a )

    Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar,bid’alar mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız.(Haşiye)

    YanıtlaSil

  172. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz.

    (Yirmi Birinci Lem’a )

    Yalnız mümkün olduğu kadar bid’alara ve takvâyı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.

    (Emirdağ Lâhikası )

    Evet, Ramazan-ı Şerifte bid’aların ref’ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef camilere Ramazan-ı Şerifte bid’alar girdiğinden, duaların kabulüne sed çekip ferec gelmedi.

    (On Altıncı Lem’a )

    Muhtelif nam ve vesilelerle, dinsizlik gayesiyle bid’alar çıkaranlara, kahir bir darbe-i kudret ve tavk-ı lânet;

    (Barla Lâhikası )

    “O bid’alar ve acemî ve ecnebi hurufunun intişarı zamanı olan o ahirzamanın fena adamları bir kısım ülemaü’s-su’dur ki; hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için bid’alara yardım ve fetva verenlerdir.”

    (Sikke-i Tasdik-i Gaybî)

    31. Meâli: “Bizden gayrısına kendisini benzeten, bizden değildir. Sakın Yahudi ve Hıristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz.”

    Risale-i Nurlardan Açıklama:

    S – Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy vardır.

    “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” (Mâide Sûresi, 5:51.)Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?

    C – Evvelâ: Delil kat’iyyü’l-metîn olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir.

    Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir.

    Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.

    YanıtlaSil

  173. Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san’atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!

    Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat’iyen nehy-i Kur’ânîde dahil değildir.(Münazarat )

    32. Meâli: “Cihâdın en efdali odur ki, eğri yolda olup, Hakka karşı mümânaat gösteren en cebbâr hükümdarlara, kumandanlara karşı hak söz söyleyendir.”

    Açıklama:

    Yaşasın zalimler için Cehennem! Yaşasın zalimler için Cehennem!” (Tarihçe-i Hayat )

    Ey beni bu belâya sevk edip bu hadiseyi icad eden mülhid zalimler! Madem ve herhalde, mânen ve maddeten beni idam etmeye niyet etmiştiniz. Neden umum mazlumların ve biçarelerin hukuklarını muhafaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedar edecek entrikalarla, dolaplarla, adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdane çıkıp, “Senin vücudunu bu dünyada istemiyoruz” demeliydiniz!(Tarihçe-i Hayat )

    Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.(Divan-ı harbi-i Örfi)

    İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar.(Yirmi Dokuzuncu Mektup

    YanıtlaSil

  174. 33. Meâli: ”Cihâdın en faziletlisi, kişinin kendi nefsi ve hevâsına karşı mücâhade etmesidir.“

    Açıklama:

    Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. (Divan-ı Harb-i Örfî)

    Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

    Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

    Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

    Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.(Emirdağ Lâhikası )

    Muhterem kardeşlerim,Üstaddan yadigar 33 hadis burada bitti.Eğer istifade edilmişsse Risale-i Nurun şahs-ı maneviyesine tevdi edilen hasenelerden inşallah hep birlikte istifade edeceğiz.Okuyan,katkısı olan kardeşlerimden Allah razı olsun.Rabbim bizleri böyle bir kudsi davada ömrümüzün son nefesine kadar istikamette daim eylesin.Risale-i Nur hakikatlerini anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.

    Nur talebelerine işaret ettiğine kanaatimiz olduğu, müjde ve şevk unsuru olabilecek bir hadis-i şerifi de buraya eklemek istiyorum.

    YanıtlaSil
  175. Eba Zerr

    Bir gün Efendimiz, Ebu Zerr-i Gıfari (R.A.)’e buyurdular ki:”Ya Eba Zerr ALLAH güzeldir, güzeli sever. Benim niçin gamlandığımı, ne düşündüğümü ve neyi özlediğimi biliyor musunuz, ya Eba Zerr?”

    Oradakiler:”Bilmiyoruz ya Resulallah, Gamını ve düşünceni bize haber ver” dediler.

    Resulullah (a.s) bir “Aaah!” dedi:”İştiyakım benden sonraki ihvanıma kavuşmak içindir. Onların durumları enbiyaların durumları gibidir. Onlar şühedaların menzilesindedirler. Babalarından, ve kardeşlerinden sadece ALLAHÛ Teala’nın rızasını kazanmak için ayrı düşerler. Malı ALLAH için terk ederler. Nefislerini tevazu ile hor hakir ederler. Şehevata ve dünya füzuliyyatına rağbet etmezler. ALLAH’ın beytlerinden bir beytde Muhabbetullah’dan dolayı mahrum ve mahzun olarak toplanırlar, kalblerini ALLAH’a verirler.

    Ruhları ALLAH’a bağlı, onları bilmek ALLAH’a aid. Onların birinin hastalanması bir sene ibadetten efdal olur.”

    “Eğer istersen anlatayım ya Eba Zerr?”

    “İsterim ya Resulallah.”

    “Onlardan birisi öldüğü zaman ALLAH indindeki şereflerinden dolayı semada ölenler gibidirler.

    Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?”

    “İsterim ya Resulallah.”

    “Onlardan birisi elbisesindeki bir böcekten müteezzi olduğu vakit ona ALLAH indinde yetmiş hacc ve gazve ecri ve İsmail zürriyyetinden kırk köle azad etmiş sevabı verilir,onlardan da her birisi on iki bin kişiye muaddildir.

    Eğer istersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?”

    “Evet ya Resulallah.” “Onlardan birisi ehlini hatırlayıp da gamlandığı vakit her bir nefesine bir derece yazılır.

    Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?”

    “Evet ya Resulallah.”

    YanıtlaSil

  176. “Onlardan birisinin arkadaşları arasında iki rek’at namaz kılması Nuh (A.S.)’ın Cebel-i Lübnan da, bin yıl ibadet ettiği gibi ibadet eden bir adamın ibadetinden daha efdaldir.

    İstersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?”

    “İsterim ya Resulallah.”

    “Onlardan birisinin tesbihi kıyamet gününde bütün dünya dağları kadar altın tasadduk edip de gelen bir kimsenin ecrinden daha fazladır.

    lstersen daha sayayım ya Eba Zerr?”

    “Evet ya Resulallah.” dedim.

    Meftar-ı Mevcudat Efendimiz saymaya devam ederler:

    “Onlardan birine bir kerre nazar etmen ALLAH indinde Beytullah’a nazar etmenden daha sevimlidir, ona nazar eden ALLAH’a nazar etmiş gibidir. Onun sevindirdiği kimse ALLAH’ın sevindirdiği bir kimse gibidir. Ona it’am eden ALLAH’ı it’am etmiş gibidir.

    ”İstersen anlatayım ya Eba Zerr?”

    “Evet ya Resulullah.”

    “Onların yanına günahlarda ısrar ede ede hantallaşmış bir topluluk oturunca ALLAH onları nazan rahmeti ile nazar edip günahlarını onların hürmetine afv etmeden kalkmazlar. Ya Eba Zerr onların gülmeleri ibadettir, şakalaşmaları tesbihtir, uykuları sadakadır.

    ALLAH onlara her gün yetmiş kerre nazar eder. Ben bunlara müştakım ya Eba Zerr.

    Resulullah bitkin bir şekilde saçlarını düzeltdi, sonra başını kaldırdı, ağlıyordu, gözyaşları gözlerinden inci daneleri gibi dökülüyordu. Bir kere daha “ALLAH” dedi, “Onlara müştakım, onlara kavuşmak istiyorum” sonra Nebi Efendimiz:

    – “ALLAH’ım! Onlan muhafaza et, muhaliflerine karşı onlara yardım et, kıyamette gözümü onlarla nurlandır.”

    Aziz, sıddık kardeşlerim,

    YanıtlaSil

  177. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükür olsun ki; bu acip zamanda ve garip yerde, talebe-i ulûmun kıymetli şerefini ve ehemmiyetli hizmetlerini kazanmayı sizler vasıtasıyla bizlere de müyesser eyledi.

    Ehl-i keşf-i kuburun müşahedesiyle, müteaddit vâkıatla, tahsil-i ulûm ânında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-i’l-kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahvi okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir’e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş. Ve müşahede edip işitmiş ki, melek-i suâl, ondan sordu. “Men Rabbûke? Senin Rabbin kimdir?” dediği zaman, o nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: “Men mübtedâdır, Rabbûke onun haberidir.” Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.

    İşte bu vâkıaya muvafık olarak, ben merhum Hâfız Ali’yi aynen hayattaki gibi Risale-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum ve o kanaatle ona ve onun gibi Mehmed Zühdü’ye ve Hâfız Mehmed’e bazı dualarımda derim: “Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah.”(On Üçüncü Şua )

    YanıtlaSil
  178. Abdestli olarak ölen ölüm acısı çekmez.(Abdülhakim Arvasi)
    Dini Terimler Sözlüğü.sy.2.

    YanıtlaSil
  179. Ravi
    413 1 Kim nüfuz sahibi bir kimseye dünyalık umarak tevazu gösterirse Allah ondan dünyada ve ahirette yüzünü çevirir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    413 2 Kim nefsinde büyüklük taslayarak yürümesinde kasılırsa Allah'a, kendisine gazablı olduğu halde mülaki olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    413 3 Kim (Allah'dan başka) bir şeye tutunursa, kendisi ona bırakılır. (Tedavi hususunda) Hz. Abdullah İbni Ukeym (r.a.)
    413 4 Kim kendine fayda veren sadece iki hadis bile öğrenir, onları başkasına da öğretir ve onlardan faydalanırsa, bu kendisi için altmış yıllık ibadetten hayırlı olur. Hz. Bera (r.a.)
    413 5 Kim, insanların kalbini kendine esir etmek için, çeşitli konuşma tarzlarını öğrenirse, kıyamet gününde Allah onun ne tevbesini, ne de ibadetini kabul eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    413 6 Kim, Allah'tan başkası için, Allah'tan başkasını kast ederek bir ilim öğrenirse Cehennemdeki yerine hazırlansın. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    413 7 Kim, alimlere karşı övünmek yahud sefihlerle mücadele etmek veya insanların teveccühünü üzerine çekmek için ilim öğrenirse, Allah onu Cehenneme dahil eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    413 8 Kim amel etsin veya etmesin bir ilim nev'i öğrenirse, bu bin rek'at namazdan efdal olur. Eğer bununla amel eder veya başkasına öğretirse hem bunun sevabını alır, hem de kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin sevabını alır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    413 9 Kim gençliğinde Kur'an öğrenirse Kur'an onun etine ve kanına karışır. Kim de yaşlılığında tekrar ede ede zorluk çekerek onu öğrenirse o kimseye iki defa ecir vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    413 10 Kim ümmetime, helalini ve haramını bilsin diye, Allah'ın rızasını umarak, kırk hadis öğretirse, Allah kıyamet gününde onu alim olarak haşreder. Hz. Ali (r.a.)
    413 11 Kim, insanlarla fasih konuşmuş olmak için güzel söz öğrenirse, Cennetin kokusunu koklayamaz. Halbuki onun kokusu beş yüz yıllık yoldan duyulur. Hz. Ebû Said (r.a.)
    413 12 Kim ilimden bir harf öğrenirse Allah onu elbette affeder. Kim Allah yolunda bir dost edinirse, Allah onu affeder. Kim abdestli uyursa Allah onu affeder. Kim kardeşinin yüzüne şefkatle bakarsa, Allah onu affeder. Kim "Bismillah" diyerek bir işe başlarsa, Allah onu da affeder. Hz. Ali (r.a.)
    413 13 Kim kasden Bana yalan isnad eder, veya söylediğim şeyi red ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    413 14 Kim abdest alınan ve içilen bir su kenarına def'i hacet yaparsa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil
  180. Ravi
    414 1 Kim Allah'ın dininde ilim sahibi olursa, Allah onun "hem" minin define ve ummadığı yerden rızıklanmasına kafi gelir. Hz. Enes (r.a.)
    414 2 Kim dünyada "kader" mevzuunda konuşursa, kıyamet gününde ondan suale çekilir. Eğer hata etmişse helak olur. Kim de konuşmazsa kıyamet gününde ondan suale çekilmez. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    414 3 Kim farsçayı konuşursa cinneti artar (aklı azalır) ve mürüvveti (insanlığı)azalır. Hz. Enes (r.a.)
    414 4 Kim kahinlik yapar (cahiliyye işlerinde), tekellüfe düşer, bir kuş ile teşe'üm eder de (uğursuzluk sayarak) sefere çıkmazsa, kıyamet gününde Cennetin derecelerine bakamaz. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    414 5 Kim Allah için tevazu ederse, Allah onu yükseltir. Ve o kendi nefsinde küçük, insanların gözünde ise büyüktür. Kim de büyüklük taslarsa, Allah onu alçaltır da, insanların gözünde küçük kendi nefsinde büyük olur. Öyle ki, o insanlara köpekten veya domuzdan daha önemsiz gelir. Hz. Ömer (r.a.)
    414 6 Kim abdest alır da abdestini tam yapar, sonra da abdestini bitirdiği sırada, "Sübhâneke Allahümme ve bihamdike, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfirüke ve etûbü ileyk." derse, o abdesti bir mühürle mühürlenir. Arşın altına konulur ve kıyamet gününe kadar da açılmaz. Hz. Ebû Said (r.a.)
    414 7 Kim abdest alır da, abdesti güzel yapar ve sonra gözünü semaya kaldırıp ta: "Eşhedü enlâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammedün abdühû ve Resûluh" derse, ona Cennetin sekiz kapısı açılır. Hangisinden isterse ondan girer. Hz. Ömer (r.a.)
    414 8 Kim abdest alır da temiz bir havlu ile kurulanırsa bunda beis yoktur. Kim bunu yapmazsa bu efdaldır. Zira abdest (suyu) diğer amellerle beraber tartıya girer. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    414 9 Kim şu Benim abdestim gibi abdest alır da sonra vesvesesiz iki rek'at namaz kılarsa, geçmiş günahları af olur. Hz. Osman (r.a.)
    414 10 Kim namaz için abdest alır, abdesti de güzel yapar, sonra farz namaza yürür ve cemaatle onu kılarsa, Allah onun günahlarını affeder. Hz. Osman (r.a.)
    414 11 Kim abdest alır ve onu güzel alırsa, hataları, tırnaklarının altına varıncaya kadar, bedeninden dökülür çıkar. Hz. Osman (r.a.)
    414 12 Kim abdest alırsa sümkürsün. Kim taşla taharetlenirse bunu tek sayıda taşla yapsın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    414 13 Kim abdest alır da, abdesti güzel yapar ve müslüman kardeşini sevap umarak ziyaret ederse, Cehennemden yetmiş yıllık bir mesafe uzaklaştırılır. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil
  181. Ravi
    415 1 Gusulden sonra abdest alan kimse bizden değildir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    415 2 Kim abdest alır da, abdestini güzel yapar, sonra yanılmadan ve abes şeyle meşgul olmadan namaz kılarsa, bu bundan önceki seyyiesine keffaret olur. Hz. Ukbe (r.a.)
    415 3 Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah onun sıkıntılarına kafi gelir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim de dünyaya kapılanırsa, onu dünya ile baş başa bırakır. Hz. İmran (r.a.)
    415 4 Kim, ileri gelenlerin izni olmaksızın bir kavmin başına geçerse, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olur. Kıyamet gününde de onun ne farzı, ne de nafilesi kabul olunur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    415 5 Kim, bir kavmin mevlasını (reisini) izinleri olmadan veli edinirse, veya bir caniyi himaye ederse, Allah'ın gadabı onun üzerine olur. Allah onun ne farzını ne de nafilesini kabul eder. Hz. Câbir (r.a.)
    415 6 Kim, kıyamet gününe şu beş şeyle gelirse onun yüzü Cennetten men olunmaz: Allah için, dini için, kitabı için, Resulü için ve bütün müslüman cemaati için (nasihatte) hayırlahlıkta bulunursa. Hz. Temim (r.a.)
    415 7 Kim, kıyamet gününe şu üç şeyden beri olarak gelirse, Cennete dahil olur. Kibir, ganimete hiyanet ve borç. Hz. Sevban (r.a.)
    415 8 Kim, başka bir haceti olmadan sadece ziyaret için Beni ziyarete gelirse, kıyamet günü onun için şefaat etmem Bana hak olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    415 9 İslamı ihya edecek bir ilim taleb ederken kendisine ölüm gelen kimse ile Peygamberler arasında Cennette tek bir derece farkı vardır. Hz. Hasan (r.a.)
    415 10 İslamı ihya edecek bir ilim taleb ederken kendisine ecel gelen kimseye, Peygamberler ancak bir derece üstün olurlar. Hz. Said (r.a.)
    415 11 Kim, bilmediği bir davada mücadele ederse (direnirse) bunu bırakıncaya kadar Allah'ın gadabında kalır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    415 12 Kim, müşrikle mücamaat eder ve onunla beraber sakin olursa o da onun gibidir. Hz. Semure (r.a.)
    415 13 Kim acıkır veya muhtaç olur da bunu insanlardan gizler ve onu Aziz ve Celil olan Allah'a arz ederse, Allah kendisine helalinden bir senenin rızkını açar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    415 14 Kim Allah yolunda mücadele ederse onun kefili Allah olur. Kim bir hastayı ziyaret ederse onun kefili Allah olur. Kim sabah veya akşam mescide giderse onun kefili Allah olur. Kim bir kimseyi gıybet etmeden misafirlikte oturursa onun kefili Allah olur. Kim de emirin yanına vekar ve saygı ile girerse onun kefili de Allah olur. Hz. Muaz (r.a.)
    415 15 Kim böbürlenerek elbisesini yerde sürürse, kıyamet günü Allah onun yüzüne Rahmetle bakmaz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)

    YanıtlaSil
  182. Ravi
    416 1 Bir kimse birisi tarafından yaralansa ve o kimse de onun diyetini tasadduk etse, bu onun o miktar kadar günahına kefaret olur. Hz. Ubâde İbni Samid (r.a.)
    416 2 Bir kimse bütün kaygılarını bir kaygı yaparsa-ahiret kaygısı- Allah onun diğer kaygılarına kafi gelir. Eğer dünya ahvaline ait kaygılarını yayarsa, Allah ona-hangi vadide helak olursa olsun-sahip çıkmaz. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    416 3 Bir kimse dünya ve ahiret işinden kendisine kaygı veren şeyde kaygılarını bir kaygı ederse, Allah ona kafi gelir. Kim de kaygılarını çoğaltırsa dünyanın hangi vadisinde helak olursa olsun, Allah ona sahip çıkmaz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    416 4 Bir kimse, Allah rızası için iyi niyetle ve müslümanları korumak için deniz seferine çıkarsa, her denize baktığında Allah onun için bir hasene yazar. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    416 5 Bir kimse namaz kıldığı yerde duha (işrak) kılasıya kadar otursa, deniz köpüğü kadar da günahı olsa, mağfiret olur. Hz. Muaz İbni Cebel (r.a.)
    416 6 Bir kimsenin meclisine bir cemaat gelirse, o kimse onlardan izin almadan kalkmasın. Bir kimse iki kişiyi otururken görürse, onlardan izin almadan onları ayırıp da aralarına oturmasın. Hz. İbni Amr (r.a.)
    416 7 Bir kimse, mescidde namazı beklerken oturduğu sürece namazdadır ve melaike ona şöyle dua ederler: "Allahım onu affet, Allahım namaza münafi bir şey yapmadıkça ona merhamet et." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    416 8 Allah( z.c.hz.) bir kimseye şu dört şeyi ihsan ederse, Allah ona dünya ve ahiret hayrını ihsan etti demektir: Şâkir kalb, zâkir lisan, mutedil bir ev (haddinden fazla değil) ve saliha bir kadın. Hz. Enes (r.a.)
    416 9 Bir kimse Allah yolunda bir gaziyi teçhiz ederse, kendisi de gaza etmiş demektir. Kim de Allah yolunda gaza eden kimsenin ailesine hayırla baktı ise o da gaza etmiş demektir. Hz. Zeyd İbni Halid (r.a.)
    416 10 Bir kimse Allah yolundaki bir gaziyi teçhiz ederse, aynı ecri alır. Gene bir kimse Allah yolundaki bir gazinin ailesine hayırlı bir surette vekalet eder ve infakta bulunursa, yine aynı ecri alır. Hz. Zeyd İbni Halid (r.a.)
    416 11 Bir kimse bir hacıyı teçhiz etse, yahud bir gaziyi teçhiz etse ve onların ailesine sahip çıksa veya bir oruçluyu iftar ettirse, aynı ecirlere sahip olur-diğerlerinin ecrinden hiç bir şey eksilmemek üzere- Hz. Zeyd İbni Halid (r.a.)
    416 12 Bir kimse beş vakit farz namaza rüku, sücud, abdest ve vakitlerine riayet ederek devam eder ve bunun Allah indinde bir hak (farz) olduğunu bilirse Cennete girer (Veya Cennet ona vacib olur buyuruldu). Diğer bir rivayette de: "O Cehenneme haram kılınır" buyuruldu) Hz. Hanzele İbniRubeyye (r.a.)
    416 13 Bir kimse duha namazının iki rek'atine devam ederse, günahları, deniz köpükleri gibi olsa da, mağfiret olur. (İşrakle beraber) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil

  183. ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    417 1 Bir kimse hac ve umre etse de aynı sene içinde ölse, Cennete girer. Kim Ramazan orucunu tutsa sonra ölse Cennete girer. Hz. Ebû Said (r.a.)
    417 2 Bir kimse anası babası vefat ettikten sonra onlar namına hac ederse, Allah ona Cehennemden azadlık yazar ve ana babasının ecrinden bir noksanlık olmadan kendisine tam bir hac sevabı verilir. Ölümünden sonra, kabrinde akrabasını ziyaret hususunda hacdan daha efdal birşey yoktur. Bir kimse yolun müşkülatlı yerini binekten inip de yayan giderse, bir köle azad etmiş gibi olur. Hz. Abdülaziz Abdullah (r.a.)
    417 3 Bir kimse bir şey üzerine yemin eder, sonra da daha hayırlısını görürse, hayırlı bir işi yapsın ve yeminine de kefaret versin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    417 4 Bir kimse Benim mimberim üzerinde yeşil bir misvak çöpü (ehemmiyetsiz bir şey) üzerine yalan yere yemin ederse, Cehennem ehlinden olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    417 5 Bir kimse neye yemin ederse o yemini gibidir. Eğer yahudi olayım demişse o yahudidir. Eğer nasrani olayım derse o nasrani olur. Eğer İslamdan beri olayım derse, İslamdan beri olur. Kim cahiliyette yapılan işlerden yaparsa (o dönemi iddia ederse) Cehennem kütüklerinden olur, oruç ta tutsa, namaz da kılsa. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    417 6 Kim müslüman bir kimsenin malını elde etmek için yalan yere yemin ederse, o kıyamet gününde Allah'a, kendisine gazab edildiği halde mülaki olur. Hz. Eş'as (r.a.)
    417 7 Kim kardeşinin malını elde etmek için, kasden yalan olarak Allah üzerine yemin ederse, ateşten yerine hazırlansın. Hz. İmran (r.a.)
    417 8 Kim yemin eder de istisna eder ve "İnşallah" derse, sonra yemin ettiğini yaparsa ona kefaret lazım gelmez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    417 9 Bir kimse emanete (farzlara) yemin ederse bizden değildir. Bir adamın karısını ve kölesini ayartan da bizden değildir. Hz. Büreyde (r.a.)
    417 10 Bir kimse Kur'an'dan bir sure üzerine yemin ederse ona, her ayet için bir kefaret lazım gelir. İster doğru söylesin ister yalan. Hz. Hasan (r.a.)
    417 11 Bir kimse yürüme üzerine yemin ederse, bütün malını Allah yolunda ve miskinlere verecek diye yemin ederse veya Kabeye tasadduk etmek için yemin ederse, bunun kefareti yemin kefaretidir. (Hülasa: bir kimse yapamıyacağı şeye yemin ederse bunun kefareti yemin kefaretidir.) Hz. Âişe (r.a.)
    417 12 Bir kimse tabutun dört tarafından da yüklenirse (taşırsa) onun kırk tane büyük günahı affolur. Hz. Vasile (r.a.)
    417 13 Kim bir tabutu dört kolundan, inanarak ve sevabını umarak taşırsa, Allah onun kırk günahını siler. Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil

  184. ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    418 1 Bir kimse ümmetimden birinin borcunu üstüne alır, ödemek için gayret eder ve ödeyemeden ölürse onun velisi Benim. Hz. Âişe (r.anha)
    418 2 Bir kimse bir mü'mini onu gıybet eden münafıktan korursa, Allah kıyamet gününde onun etini Cehennem ateşinden koruyacak bir melek baas eder. Bir kimse de bir müslümanı kötülemek kasdiyle ona bir şey derse, Allah onu Cehennem köprüsü üzerinde söylediğinden kurtuluncaya kadar hapseder. Hz. Sehl İbni Muaz (r.a.)
    418 3 Bir kimse Allah'dan korkarsa, Allah ondan her şeyi korkutur. Kim de Allah'dan korkmazsa, Allah onu her şeyden korkutur. Hz. Vasile (r.a.)
    418 4 Bir kimse korkunç bir yolda kardeşine arkadaşlık ederse, bir köle azad etmiş gibi olur. Hz. Enes (r.a.)
    418 5 Kim, Haktan batılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir bab talebi ile çıkarsa, bir abidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
    418 6 Bir kimse haram bir malla hac eder de: "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" derse, Allah (z.c.hz.) ona şöyle buyurur: "Sana Lebbeyk de yok, saadette yok, haccın da sana geri çevrilmiştir." Hz. Ömer (r.a.)
    418 7 Bir kimse Mekke'den (Mekke-Mina-Arafat-Mina/-Mekke) yürüyerek hac eder ve yine Mekke'ye böyle dönerse, Allah Teala her bir adımına karşılık "Harem" sevabından yedi yüz sevab yazar. Denildi ki: "Harem sevabı nedir"? Buyudu ki: "Onda her bir hasene yüz bin hasenedir." Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    418 8 Bir kimse hac etse ve Vefatımdan sonra Kabrimi ziyaret etse, hayatımda Beni ziyaret etmiş gibi olur. Hz. İbni Ömer (r.a.)
    418 9 Bir kimse bir söz söylese ve o sırada da (aksırsa veya) aksırılsa, bu o sözün geçerliliğine delalettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    418 10 Bir kimse bir hadis nakletse ve bu hadisin yalan olduğunu zannetse veya bilse, o , iki yalancıdan birisi de kendisidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    418 11 Bir kimse söylemediğim şeyi Benden nakleder veya emrettiğim şeyi noksan ederse, Cehennemdeki evine hazırlansın. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
    418 12 Kim deniz sahilinde bir gece gözcülük ederse, bu bir adamın ehli içinde (evinde) bin senelik ibadetinden hayırlıdır. Bir sene üçyüz altmış gün ve her gün bin sene olmak üzere. Hz. Enes (r.a.)
    418 13 Bir kimse "rıfk" dan olan hayırdan mahrum edilmişse, Allah o kimseyi dünya ve ahiret hayırları nasibinden mahrum etmiş demektir. Kime de "Rıfk" dan nasib verilmişse, dünya ve ahiretten nasibi verilmiştir. Hz. Âişe (r.anha)
    418 14 Bir kimse, Allah yolunda kabir kazarsa, bir miskini kıyamete kadar evinde barındırmış sevabı alır. Hz. Âişe (r.anha)

    YanıtlaSil
  185. Ravi
    419 1 Bir kimse ümmetim için umuru diniyesine fayda verecek kırk hadis hıfzederse, o kimse kıyamet gününde alimler zümresinden baas olur. Alimin abid üzerine üstünlüğü yetmiş derecedir. Her iki derece arasını da Allah bilir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    419 2 Bir kimse bir hadisi (hayır sözü) işittiği gibi aynen naklederse, eğer o şahıs iyi ve sadıksa, (ey hadis nakline talib olan) sana ve ona (büyük sevab) var. Eğer yalansa vebal ilk söyleyene aittir. Hz Ebu Umame (r.a.)
    419 3 Bir adam koyununu sağar, gömleğini tamir eder, ayakkabasını tamir eder, hizmetçisi ile yemek yer ve çarşıdan yükünü kendi getirirse kibirden uzaktır. Hz. Hakim İbni Hucdam (r.a.)
    419 4 Allah'dan başkası üzerine yemin eden şirk etmiştir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    419 5 Bir kimse yemin eder de "İnşaallah" da derse, ona yemini bozmak cürmü yoktur. Hz. İbni Ömer (r.a.)
    419 6 Bir kimse "Şunu mutlaka yapacağım" diye Allah'a yemin etse de içinden de "İnşallah" dese, sonra da üzerine yemin ettiği şeyi yapmasa, yemini bozmuş olamaz. Hz. Nafi (r.a.)
    419 7 Bir kimse evinden namaz kılmak kasdiyle çıkarsa o namazdadır. Namaza yetişse de, yetişmesede, (Koşmak yok). Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    419 8 Bir kimse ilim talebi ile çıkarsa, dönünceye kadar Allah yolundadır. Hz. Enes (r.a.)
    419 9 Bir kimse evinden sefer niyetiyle çıkarken şöyle derse; "Bismillahi âmentü billâhi, va'tesamtü billahi ve tevekkeltü alellâhi velâ havle velâ kuvvete illâ billah." Bu çıkışı hayır ile merzuk olur ve o kimseden bu çıkışın şerri def edilir. Hz. Osman (r.a.)
    419 10 Bir kimse öğrenmek istediği ilmi kast ederek çıkarsa, onun için Cennete bir kapı açılır. Melaike kanadlarını döşerler. Göklerin melekleri ve denizlerin balıkları onun için istiğfar ederler. Alimin abide fazileti, bedir gecesindeki ayın semadaki küçük bir yıldıza üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki alimler Peygamberlerin varisleridir. Muhakkak ki Peygamberler altın ve gümüş miras bırakmazlar ve lakin onlar ilim miras bırakırlar. Kim ilmi alırsa nasibini almış olur. Alimin ölümü öyle bir musibettir ki, başka şeyle telafi olmaz. O, yeri kapanmıyan bir gediktir ve sönmüş bir yıldız gibidir. Bir kabilenin ölümü bir alimin ölümünden daha hafiftir. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    419 11 Bir kimse hac veya umre niyetiyle yola çıkarsa, evine dönünceye kadar, her bir adımına karşılık bir milyon sevap alır, bir milyon günahı affolur ve kendisi bir milyon derece yükseltilir. (Yayan gidişle) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    419 12 Bir kimse tüyünü siyaha boyarsa, Allah da onun yüzünü kıyamette kara eder. Hz. Ebud Derda (r.a.)
    419 13 Bir kimse, davet edilmeden bir kavim üzerine girer ve yemek yerse, fasık olarak girer ve kendisi için helal olmayanı yemiş olur.

    YanıtlaSil

  186. ARAMA
    Kelime ara veya sayfa getir:

    Kelime
    SayfaAra
    Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    420 1 Bir kimse, müslümanların narh işine onu pahalandırmak için girerse, kıyamet gününde o kimseyi, muazzam bir Cehennem ateşine beyin üstü atmak Allah üzerine hak olur. Hz. Ma'kil İbni Yesar (r.a.)
    420 2 Bir kimse çarşıya girse de: "Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerikeleh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yumîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr" derse, Allah ona bir milyar sevap verir. Onun bir milyon günahını siler ve onu bir milyon mertebe yükseltir ve onun için Cennette bir köşk bina eder. Hz. Salim İbni Abdullah (r.a.)
    420 3 Bir kimse hidayet olan bir yola davet etse, ona girenlerin bütün hayırları kendisine de yazılır -ötekilerinin ecirlerinden bir şey eksilmemek üzere.- Kim de bir sapıklığa davet ederse, ona da kendisine tabi olanların günahlarının bir misli verilir. Bu diğerlerinin günahlarından da bir şey eksiltmez. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    420 4 Bir kimse halkı bir söz veya bir amele davet eder de kendisi bunu yapmasa, bu adam bu halden vazgeçinceye veya söylediğini veya davet ettiğini yapıncaya kadar Allah (z.c.hz.)'nin gazabında olmakta devam eder. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    420 5 Bir kimse din kardeşi için gıyaben dua etse, bir melek: "Amin ve bir misli de sana" der. Hz. İbni Derda (r.a.)
    420 6 Bir kimse birisini, isminden başka bir şeyle (kötü lakab ile) çağırsa, melaike ona lanet eder. Hz. Umeyr İbni Saad (r.a.)
    420 7 Bir kimse davet edilir de gitmezse, Allah ve Resulüne asi olmuş olur. Davetsiz de giderse, hırsız girer talancı çıkar. (Bir düğün davetidir ve menhiyat yoksa vacib mertebesindedir) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    420 8 Bir kimse üç evladını-sevabını umarak- defnederse Allah ona Cehennemi haram kılar. Hz. Vasile (r.a.)
    420 9 Bir kimse oruçlu iken kendiliğinden ağız dolusu kusarsa kaza lazım gelmez. Kasten kusarsa kaza etsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    420 10 Bir kimse Allah'ı zikrederde, korkusundan gözlerinden yaş boşanır ve gözünün yaşı da yere dökülürse, kıyamet günü Allah ona azab etmez. Hz. Enes (r.a.)
    420 11 Bir kimse uykusunda hayırlı bir şey görürse hemen Allah'a hamdetsin ve ona şükretsin. Kim de hoşa gitmeyen bir şey görürse, Allah'a sığınsın ve onu kimseye söylemesin. O zaman ona zarar vermez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    420 12 Bir kimse hoşa gidecek bir şey gördüğünde: "Mâşaallah lâ kuvvete illâ billah" derse ona nazar değmez. Hz. Enes (r.a.)
    420 13 Bir kimse, belaya mübtela olan bir kimseyi görse ve: "Çok şükür Allah'a seni mübtela ettiğinden beni muaf tuttu, ve bir çoklarına vermediğini bana verdi" derse, sağ oldukça o beladan muaf yaşar. Hz. Salim İbni Abdullah (r.a.)

    YanıtlaSil
  187. Ravi
    421 1 Bir kimse Beni rüyada görürse uyanıkken görmüş gibidir. Kim de Beni görmüşse gerçekten görmüştür. Zira şeytan Benim suretime giremez. Hz. İbni Amr (r.a.)
    421 2 Bir kimse Beni rüyada görmüşse muhakkak Beni görmüştür. Zira şeytan Benim şeklime giremez. Kim uykuda Ebu Bekri Sıddık (r.a.)'ı görürse, muhakkak onu görmüştür. Zira şeytan onun da suretine giremez. Hz. Huzeyfe (r.a.)
    421 3 Bir kimse Beni rüyada görürse, muhakkak ki o Cehenneme girmez. Hz. Saad İbni Mesire (r.a.)
    421 4 Bir kimse Beni rüyada görmüşse gerçekten Beni görmüştür. Ben her surette görünürüm. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    421 5 Ebubekir (r.a.) ve Ömer (r.a.)'ı fena zikreden bir kimseyi görürseniz onu derhal öldürünüz. Zira (onlara dokunan) Bana ve İslamiyete kast ediyordur. Hz. İbrahim İbni Münebbih (r.a.)
    421 6 Bir kimse bir mü'mini dünyada korkutursa, Allah (z.c.hz.) uzunluğu bin sene olan bir günde, o kimsenin korkusunu artırır; ister affedilmiş ister azab edilmiş olsun. Hz. Enes (r.a.)
    421 7 Bir kimse bir çocuğu "Lâ ilâhe illallah" diyesiye kadar terbiye ederse, Allah (z.c.hz.) o kimseye hesap sormaz. Hz. Âişe (r.anha)
    421 8 Bir kimse din kardeşinin ırzını onun gıyabında müdafaa ederse, o kimseyi Cehennemden azad etmek, Allah (z.c.hz.) in üzerine hak olur. Hz. Esma binti Yezid (r.a.)
    421 9 Bir kimseye güzel sima, iyi ahlak, saliha bir kadın ve cömertlik verilmişse, muhakkak ki o dünya ve ahiret hayrından hissesini almıştır. Hz. Enes (r.a.)
    421 10 Bir kimse Allah'ın verdiği az rızka razı olursa, Allah da onun az ameline razı olur. (Allah'dan genişlik istemek ibadettir, ilavesi de vardır.) Hz. Ali (r.a.)
    421 11 Bir kimse dünyaya rağbet eder ve bunu uzatırsa Allah (z.c.hz.) de kalbini dünyaya rağbeti mikdarınca köreltir. Kim de zühd sahibi olur da dünyaya olan emelini azaltırsa, Allah ona öğrenmeksizin ilim ve kılavuzsuz hidayet verir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    421 12 Bir kimse ümmetime rıfk ile muamele ederse, Allah da ona rıfk ile muamele eder. Kim de ümmetime meşakkatle davranırsa, Allah da ona zorluk gösterir. Hz. Âişe (r.anha)
    421 13 Bir kimse deniz dalgalı iken yolculuğa çıkar ve kazaya uğrarsa ona zimmet yoktur. Kim de bir evin korkuluğu bulunmayan damında geceler de ölürse, ona da zimmet yoktur. Hz. Zuheyr İbni Ebu Cebel (r.a.)
    421 14 Bir kimse hayvana binse ve şu duayı okusa: "Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ ve mâ künnâ lehû mukrinîn" ve inmeden ölse o kimse şehid olarak ölür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)

    YanıtlaSil

  188. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    422 1 Bir kimse Allah yolunda düşmana bir ok atsa da, oku düşmana ulaşsa, isabet etse veya etmese, bu bir köle azatlığına bedeldir. Hz. Abr İbni Abese (r.a.)
    422 2 Bir kimse kabrimi ziyaret ederse ona şefaatçi veya şahid olurum. Kim de Haremeyn'den birinde ölürse, Allah onu kıyamet gününde eminler arasında baas eder. Hz. Ömer (r.a.)
    422 3 Bir kimse ölümümden sonra Beni ziyaret ederse, hayatımda Beni ziyaret etmiş gibi olur. Kim de Haremeyn'den birinde ölürse, mahşerde eminlerden baas olunur. Hz. Hatib İbni Hars (r.a.)
    422 4 Bir kimse ana babasının veya birinin kabrini her Cuma ziyaret eder ve orada "Yasin" okursa, Allah ona Yasin'in her harfi miktarınca mağfiret eder. Hz. Âişe (r.anha)
    422 5 Bir kavmi ziyaret eden kimse onlara imam olmasın. İçlerinden bir adam onlara imam olsun. Hz. Malik İbni Hüveyris (r.a.)
    422 6 Bir kimse mü'min kardeşini ziyaret ederse, dönesiye kadar rahmet bahçelerine dalmış olur. Kim de hasta kardeşini ziyaret ederse, dönünceye kadar Cennet bahçesine dalmış olur. Hz. Safvan (r.a.)
    422 7 Kim ana-babasının veya birinin kabrini her Cuma bir defa ziyaret ederse, Allah o kimseyi affeder ve kendisi "vefalı" yazılır. (Hayatında asi oldu ise de.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    422 8 Kim ana-babasının veya birinin kabrini halis ve muhlis olarak ve mağfiret umarak ziyaret ederse, mebrur bir hac sevabı alır ve kim de bunu adet edinmişse, kendi kabri de melaikenin ziyaretgahı olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    422 9 Bir elden birine ihsan eli uzanırsa, onun karşılığını yapmak o kimseye borç olur. Yapmazsa senasını izhar etsin. Bunu da yapmazsa küfran-ı nimet etmiş olur. Hz. Yahya İbni Sayfi (r.a.)
    422 10 Bir kimse hakimlik taleb ederse nefsine bırakılır. Mecbur edilirse istikametini doğrultmak için kendisine bir melek tayin edilir. Hz. Enes (r.a.)
    422 11 Bir kimse yanında kendisini müstağni edecek kadar varken bir şey isterse, ancak Cehennem ateşini çoğaltmış olur."Kendisini müstağni kılacak şey nedir ya Resulallah" dediler. Buyurdu ki: "Kuşluk yiyeceği veya akşam yiyeceğine kadar." Hz. Sehl (r.a.)
    422 12 Bir kimse Allah'dan sıdk ile şehidlik isterse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır; yatağında da ölse. Hz. Sehl (r.a.)
    422 13 Bir kimse Allah'tan üç kere Cenneti isterse, Cennet: "Yarabbi bunu Cennete sok" diye dua eder. Kim de Cehennemden üç defa azadlık isterse Cehennem de şöyle der: "Allahım onu ateşten uzaklaştır." Hz. Enes (r.a.)

    YanıtlaSil

  189. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    423 1 Bir kimseye ilimden sual edilse de, o da onu gizlese, Allah onu kıyamet gününde ateşten bir gemle gemler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    423 2 Bir kimse kızını veya efradı ailesinden birini içki içene verirse, onu ateşe sevk etmiş gibi olur. Hz. İbni Abbas (r.a.)
    423 3 Köleden, hayvandan ve çocuklardan bir kimsenin ahlakı fena olursa, iki kulağına şu ayeti okuyun: "Efe ğayra dînillâhi yebğûne..." (ila yercî'ûn'a kadar.) Hz. Enes (r.a.)
    423 4 Bir insanın veya bir hayvanın huyu fena olursa kulağına ezan okuyun. Hz. Hüseyin İbni Ali (r.anhüma)
    423 5 Bir kimse zina ederse imandan çıkar. Bir kimse (dışarıdan) zorlanmadan içki içerse, imandan çıkar. Bir kimse halk nazarında iyi olan bir şeyi yağma ederse o da imandan çıkar. Hz. Şureyk (r.a.)
    423 6 Bir kimseye günahı fena gelir, sevabı ise kendisine sevinç verirse, işte o mü'mindir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
    423 7 Bir kimse din kardeşinin ayıbını onun hoşlanacağı şekilde örterse, Allah (z.c.hz.) de kendisini dünya ve ahirette hoşnut eder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    423 8 Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette ayıbını örter. Kim de musibete uğrayan bir kimsenin musibetini berteraf ederse, Allah da kıyamette onun musibetlerinden birini defeder. Kim de kardeşinin hacetini görürse, Allah da onun hacetini görür. Hz. Müslime İbni Muhalled (r.a.)
    423 9 Bir kimse Benden sonra bir müslümanı sevindirirse, Beni kabrimde sevindirmiş olur. Beni kabrimde sevindireni de Allah Teala kıyamette sevindirir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
    423 10 Bir kimse sıkıntı ve musibet zamanlarında kendisinin elini Allah'ın tutmasından hoşlanıyorsa, bollukta çok dua etsin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    423 11 Bir kimse yemekte, gündüz uyurken veya gecelerken, şeytanın kendi yanında (evinde) barınmamasından hoşlanıyorsa, evine girerken selam versin ve yemeği besmele ile yesin. Hz. Selman (r.a.)
    423 12 Bir kimse kıyamet gününde Bana gözü ile görür gibi bakmaktan hoşlanırsa (isterse): "İzeşşemsü küvvirat ve İzessemâün fetarat ve İzessemâün şakkat" surelerini okusun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    423 13 Bir kimseyi insanların en kuvvetlisi olmak sevindirirse, Aziz ve Celil olan Allah mütevekkil olsun. Hz. İbni Abbas (r.a.)
    423 14 Bir kimse Allah (z.c.hz.)'nin indinde kendisi için ne olduğunu anlamak isterse, kendisinde Allah için ne var ona baksın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    423 15 Bir kimseyi Allah'ın kendisinin musibetini def etmesi, dileğini vermesi ve kıyamette Arşı Âlânın gölgesinde gölgelendirmesi memnun ediyorsa, dardaki adamın borcunun gününü uzatsın veya o borcu bağışlasın. Hz. Ebû Yüsr (r.a.)

    YanıtlaSil

  190. Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
    424 1 Bir kimseyi, Allah ve Resulullahı sevmek veya Allah'ı ve Resulünün kendisini sevmesi memnun ediyorsa, konuştuğu zaman sözünü doğru söylesin, emanet edildiği zaman emaneti versin, kendisine komşuluk edenin komşuluğunu iyi etsin. Hz. Abdurrahman İbni Ebi Kırad (r.a.)
    424 2 Bir kimseyi Allah'ın onun ömrünü uzatması, rızkını genişletmesi ve fena ölümü ondan defetmesi sevindirirse, Allah'dan korksun ve sılai rahim yapsın. Hz. Ali (r.a.)
    424 3 Kimi, yarın Allah (z.c.hz.)'ne kendisinden razı olarak mülaki olmak sevindirirse, Bana çok salât-ü selam getirsin. Hz. Âişe (r.anha)
    424 4 Bir kimseyi, imanın tadını tadmak memnun ediyorsa, Aziz ve Celil olan Rabbına tezellülen yün giysin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
    424 5 Bir kimse Cennetin orta yerinde kalmak isterse, Cemaate devam etsin. Şeytan bir kişinin peşinde olur, iki kişiye ise daha uzaktır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    424 6 Bir kimse kırda sakin olursa katı yürekli olur. Av peşine düşerse gaflet ona hal olur. Sultan kapısında olursa fitneye düçar olur Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    424 7 Bir kimse bir günde müslümanlardan yirmi adama selam verir (toptan veya teker teker) ve o gün ölürse, ona Cennet Vacib olur. Gecesinde ölürse de böyledir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
    424 8 Bir kimse müezzini işitir de onun dediği gibi derse, ayni sevabı alır. (Hayyaales salah da "lâ havle velâ kuvvete illâ billah" denir.) Hz. Muaviye (r.a.)
    424 9 Bir kimse ezanı işitir de namaza gelmezse, özrü yoksa namazı namaz değildir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
    424 10 Bir kimse süm'a yaparsa (gösteriş ve yaptığını işittirmek), Allah ona kıyamette bunu işittirir (onu teşhir eder). Riya yapanın da Allah riyasını gösterir. Kim sarpa sardırırsa Allah da kıyamet gününde onun işini sarpa sardırır. Hz. Cündeb el Becli (r.a.)
    424 11 Bir kimse ameli ile süm'a eder ve bunu halka işittirirse, Allah da onu mahlukatının kulağına işittirir, onu hakir kılar ve küçültür. Hz. İbni Amr (r.a.)
    424 12 Bir kimsenin ismi zalim emirle beraber yazılırsa, kıyamet gününde onunla haşrolunur. Hz. Mücahid (r.a.)
    424 13 Kim içki içerse önce celde (seksen sopa) vurun. Eğer ikinci defa içkiye dönerse yine vurun. Üçüncü defa dönerse yine vurun. Dördüncü defa dönerse onu öldürün. (Nesh olunmuş.) Hz. Şurahbil (r.a.)
    424 14 Bir kimse sabah içki içerse akşama kadar Allah'a şirk koşmuş gibi olur. Eğer içkiyi gece içerse sabah oluncaya kadar Allah'a şirk koşmuş gibi olur. Kim onu sarhoş oluncaya kadar içerse, Allah onun kırk gün namazını kabul etmez. Kim damarlarında içkiden bir şey varken ölürse, cahiliyye ölümü ile ölmüş olur. Hz. İbni Mükender (r.a.)

    YanıtlaSil

  191. Block title
    Block content
    HALA ARAMAYA DEVAM EDİLEN EVREN MADDESİ: ESİR




    Cts, 16-Şub-2008 - 00:00 tarihinde gönderildi

    İnsanoğlu varolduğundan bu yana içinde yaşadığı evrenin kusursuz işleyişi ve harika düzeni karşısında meraklı gözlerle etrafını seyreder ve çevresinde olup bitenleri anlamaya çalışır. Hele başını şöyle bir kaldırdığında, gündüzleri gökyüzünün o büyüleyici maviliği, geceleri karanlığı aydınlatan gökteki esrarengiz cisimlerin o güzelim duruşları karşısında kendinden geçer.. İlk insanlar gökyüzünü hayretle seyrederken düşünmeye başlamıştı. Gündüzleri gökyüzündeki maviliği, karanlık maviliğe hakim geldiğinde etrafı aydınlatan o şeyler de neyin nesiydi? Peki ya onlar nasıl oluyor da boşlukta tepemize düşmeden kalabiliyorlar? Yoksa yukarılarda boşluğu dolduran onları tutan bir şeyler mi vardı?

    Tarih boyunca insanoğlu bilgisini sürekli artırdı ve arttırmaktır. Özellikle bilimsel yöntemin oluşturulmasında, ortaçağda İslam bilimcilerinin çalışmalarının büyük katkısı oldu. Oradaki gelişmelerin batıya aktarılmasıyla özellikle Galileo ve Newton'un tabiattaki harika ahengin belirli kanunlara formüllere dayandığının belirlenmesi ve bunlar üzerine yapılan yorumlar bilim tarihinin dönüm noktalarından birisi oldu. Bu arada bilimsel bilgiye giden yolun temel taşları belirlenmiş oldu. Bilim adamları deney ve gözlemler ışığında akıl yürütüyor ve evrenin sırlarını çözmeye başlıyordu..

    Madde ve Esir

    Evren sırları bir bir çözülüyor, ama kainatta madde ile boşluk arasında bulunması gereken bir özün eksikliği kendini belli ediyordu. Gerçekten de maddeler dünyası olarak bildiğimiz kainat içinde uzay boşluğunun tam bir boşluktan ibaret olabileceği pek akla yatkın bir düşünce değildi.
    “Genel çekim”, “elektrik” ve “manyetizma” gibi kuvvetlerin bulunmasından sonra uzayın iki farklı noktasında bulunan iki cisim arasında cereyan eden etkileşimlerin nasıl taşındığı veya iletildiği sorusu gündemi sürekli meşgul etti. Genel çekim kanununu keşfeden Newton, arada hiçbir bağlantı olmadan boşluktaki iki uzak cismin birbirlerine kuvvet uygulayabileceği düşüncesinin aklî melekeleri sağlam hiç kimse tarafından kabul edilemeyeceğini söylüyordu. İki kütle arasındaki çekim muammasını çözümü hayatı boyunca uğraştığı temel problemlerden birisiydi Nevton’un. Bu maksatla tüm uzayı dolduran esir parçacıklarının rol oynadığı mekanik bir model kurmaya çalıştı. Ancak bu parçacıkların maddeyle nasıl etkileştiği ve nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlamak mümkün olmuyordu. Boş uzay boş olmayıp çekim kuvvetinin iletilebildiği, elektrik kuvvetleri taşınabildiği bir şey vardı. Bu şeyin ne olduğuna gelince, onun durgun, saydam, gaz halinde bir madde, yani her yere nufuz edebilen esir maddesiydi.

    “Mutlak referans çerçevesi" dediği bir problem üzerinde kafa yormuştu Nevton. Eğer evrende tek hareketsiz madde olarak düşünülen esirin varlığı ispatlanabilseydi, bilimciler sonunda Newtonun aramış olduğu sabit referans çerçevesine kavuşacaklardı. Nasıl bir deneyle ispatlanabilirdi esir?

    YanıtlaSil
  192. Michelson – Morley Deneyi

    Esirin varlığını belirlemek için deney macerasını Abraham Michelson üstlenmişti. Michelson, deniz subaylığından ayrılmış genç bir fizikçiydi, fen dalında Nobel alan ilk Amerikalıydı o. 1880 yıllarında araştırmaya tek başına koyuldu. 1887’de çalışmalarına bir kimya profesörü olan Edward Williams Morley de iştirak etti.

    Görünmez hava içinde planörde bulunan bir pilot açık bir kabin içinde olsaydı, şüphesiz havayı yüzünde hissedecekti. Veya uçağa bir flama takılabilir, hava akımı dolayısıyla onun çırpınışı gözlenebilirdi. XIX. yüzyıl fizikçileri durgun esir içinde hareket eden dünyanın içinde hareket ettiği düşünülen esir akımını veya rüzgarını harekete geçirerek benzer bir etki oluşturduğuna inanıyorlardı.

    İki bilim adamına göre uzayı dolduran esir hareketsizdi. Dünyamız evreni kaplayan esir içinde sanki su dolu bir kavanozdaki bir bilyeye benziyordu. Nasıl bilyemizi hareket ettirdiğimizde suda bir dalgalanma vuku buluyorsa, gök cisimlerinin hareketlerinden dolayı esirde dalgalanmalar vaki olacaktı. Bu dalgalanmalar yüzünden ışığın hızında değişmeler meydana gelecekti. Denizde giden bir su motorunda iken elimizi denize daldırdığımızda bir akıntı ve direnç hissederiz. Öyle de Güneş etrafındaki yörüngesinde ilerleyen dünyamız da hareketsiz esirde bir akıma sebep olacaktır. Bu akım ise dünyanın hareket yönünde gönderilen ışığı geciktirme şeklinde olacaktır.. Bu gecikmeyi belirleyebilirsek esirin varlığını da tecrübi olarak ispatlamış olacaktık.

    Madem ki ışık dalgalarla hareket ediyordu, yapışık tek bir ışın bitiş çizgisine farklı fazlarda varacaklardı. Michelson, her ışık dalgasının frekansları arasındaki farkı ölçebilen ve kendi icadı olan bir aygıtı kullanarak ışık ışınlarının gidiş –geliş zamanları arasındaki herhangi bir değişmeyi saptayabileceğini ummuştu.

    Deney yapıldı. Interferometre adlı bir aygıtla gerçekleştirilen deneyde ışık kaynağından çıkan ışınlar, 45 derecelik açıyla duran yarı gümüşlenmiş ayna tarafından ikiye ayrıldı. Bu iki ışından biri dünyanın hareketi yönünde, diğeri bu doğrultuya dik bir yönde ilerledi. Dünyamız güneş etrafında ortalama 30 km/s hızla yol aldığı için dünyanın hareket yönünde gönderilen ışığın hızı 299.970 km/s olarak ölçülmesi gerekiyordu. Sonuçta iki ışık ışınlarının hızları arasında çok az bile olsa bir fark görülmedi. Yani deney sonunda beklenenler gözlenmedi. Deney tekrarlanıyor, günün değişik saatlerinde, yılın farklı mevsimlerinde tekrarlanıyordu. Sonuç değişmiyor, ışık hızında en ufak bir sapma gözlenemiyordu.

    YanıtlaSil

  193. Deneyin sonucuna göre, eğer esir vardıysa, ya dünya hareket etmiyordu ya da esir dünya ile birlikte aynı hareketi yapıyordu. Dünyanın hareketinden şüphe edilemeyeceğine göre, esirin, belirli bir gezegenin hareketini izlediğine inanmak da pek tatminkar görülmüyordu. Michelson –Morley deneyi, bu sonuçlar yüzünden başarısızlığa uğrayan en meşhur deney olarak bilinir oldu. Michelson başarısızlığı kabul etmiyor, sadece bir yerde, her nasılsa , bir şeyin eksik kaldığını düşünüyordu. 1931’de ölümüne değin iki yıl daha aynı konuda çalışmaya devam etti.

    Michelson-Morley deneyinin beklenmeyen sonucu bilim adamlarını harekete geçirdi. Lorentz ve Fitzgerald, hareketli cisimlerin hızlarıyla doğru orantılı bir şekilde boylarının kısaldığını matematiksel olarak gösterdiler. Buna göre interferometre aygıtında dünyanın hareket yönünde ilerleyen ışığın aldığı yolun da kısalması gerekir. Bu kısalma hesaba katıldığında ise hızların birbirine eşit çıktığı görüldü. Böylece esir varolmamaktan kurtuluyordu bir bakıma. Ancak bunu deneysel olarak ortaya konma zorluğu vardı. Çünkü büzülme, bir sigorta görevi yapar gibi ışık hızının değişmesine izin vermiyor, sanki evren esirin belirlenmesini istemiyordu.

    Bu son gelişmeler karşısında fizikçiler ihtilafa düştüler. Kimileri esirin varlığını savunurken kimileri de bu esir düşüncesinin terk edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama fiziğin o günkü aldığı seviye ile esir hakkında doğruyu bulmak pek mümkün gözükmüyordu.

    Gözden Kaçan Noktalar

    H. C. Dudley, Science Digest de yayınlanan “Esir: yeniden keşfedilen beşinci element” başlıklı makalesinde Michelson-Micheal deneyinde göz ardı edilen noktaları şöyle dile getiriyor:

    “Michelson, güneşin çevresindeki esir içinde hareket ederken dünyanın hızını ölçmekle ilgileniyordu. Dünyanın hareketinin karmaşıklığı düşünülerek, onun deney teşebbüsünün biraz safça olduğu görünüyor. Fakat o zamanlar sadece bir yönde hareket eden dünyanın, başka bir yönde hareket eden bir güneş sisteminin sadece bir parçası olduğunu ve güneş sisteminin de bir çok hareketli galaksinin parçası olduğunu kimse bilmiyordu. Dahası, interferometre deneyinde, esir rüzgarının kendi aygıtıyla aynı düzlem içinde hareket etmiyor olabileceği ihtimalini hesaba katmamışı. Esir, pekala devreden aygıta hemen hemen dik bir bir açısıyla hareket ediyor olabilirdi. Michelson –Morley deneyi, 1900 öncesinin sınırlı klasik mekaniği esas alınarak gerçekleştirilmişti. Michelson önsezisinde haklıydı: çalışmalarında gözden kaçan bir çok nokta vardı.”

    YanıtlaSil

  194. Deneyin sonucuna göre, eğer esir vardıysa, ya dünya hareket etmiyordu ya da esir dünya ile birlikte aynı hareketi yapıyordu. Dünyanın hareketinden şüphe edilemeyeceğine göre, esirin, belirli bir gezegenin hareketini izlediğine inanmak da pek tatminkar görülmüyordu. Michelson –Morley deneyi, bu sonuçlar yüzünden başarısızlığa uğrayan en meşhur deney olarak bilinir oldu. Michelson başarısızlığı kabul etmiyor, sadece bir yerde, her nasılsa , bir şeyin eksik kaldığını düşünüyordu. 1931’de ölümüne değin iki yıl daha aynı konuda çalışmaya devam etti.

    Michelson-Morley deneyinin beklenmeyen sonucu bilim adamlarını harekete geçirdi. Lorentz ve Fitzgerald, hareketli cisimlerin hızlarıyla doğru orantılı bir şekilde boylarının kısaldığını matematiksel olarak gösterdiler. Buna göre interferometre aygıtında dünyanın hareket yönünde ilerleyen ışığın aldığı yolun da kısalması gerekir. Bu kısalma hesaba katıldığında ise hızların birbirine eşit çıktığı görüldü. Böylece esir varolmamaktan kurtuluyordu bir bakıma. Ancak bunu deneysel olarak ortaya konma zorluğu vardı. Çünkü büzülme, bir sigorta görevi yapar gibi ışık hızının değişmesine izin vermiyor, sanki evren esirin belirlenmesini istemiyordu.

    Bu son gelişmeler karşısında fizikçiler ihtilafa düştüler. Kimileri esirin varlığını savunurken kimileri de bu esir düşüncesinin terk edilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Ama fiziğin o günkü aldığı seviye ile esir hakkında doğruyu bulmak pek mümkün gözükmüyordu.

    Gözden Kaçan Noktalar

    H. C. Dudley, Science Digest de yayınlanan “Esir: yeniden keşfedilen beşinci element” başlıklı makalesinde Michelson-Micheal deneyinde göz ardı edilen noktaları şöyle dile getiriyor:

    “Michelson, güneşin çevresindeki esir içinde hareket ederken dünyanın hızını ölçmekle ilgileniyordu. Dünyanın hareketinin karmaşıklığı düşünülerek, onun deney teşebbüsünün biraz safça olduğu görünüyor. Fakat o zamanlar sadece bir yönde hareket eden dünyanın, başka bir yönde hareket eden bir güneş sisteminin sadece bir parçası olduğunu ve güneş sisteminin de bir çok hareketli galaksinin parçası olduğunu kimse bilmiyordu. Dahası, interferometre deneyinde, esir rüzgarının kendi aygıtıyla aynı düzlem içinde hareket etmiyor olabileceği ihtimalini hesaba katmamışı. Esir, pekala devreden aygıta hemen hemen dik bir bir açısıyla hareket ediyor olabilirdi. Michelson –Morley deneyi, 1900 öncesinin sınırlı klasik mekaniği esas alınarak gerçekleştirilmişti. Michelson önsezisinde haklıydı: çalışmalarında gözden kaçan bir çok nokta vardı.”

    YanıtlaSil

  195. Örneğin bunlardan birisi dünyanın bir değil birkaç tane hareketi aynı anda yapıyor olmasıydı.

    Michelson’dan bu yana esir konusunun bazı kesimlerde tekrar rağbet gördüğü dikkatimizi çekiyor. Florida State Üniversitesi fizik profesörü olan (Nobel ödülü) Dirac yeni bir esir kavramı önerdi. Dirac, esirin her yanı kaplayan ve gelişigüzel hareket eden bir elektron denizi olduğunu ifade eder. 1959’ da bir Fransız fizikçisi olan Victor de Broglie esirin “lepton”lardan (bir sınıf küçük kütleli, atomdan küçük parçacık) ve olası ki nötrinolardan (hemen hemen kütlesiz ve yüksüz leptonlar) oluştuğunu söylüyordu.

    Karanlık Madde – Kara Enerji

    1965 lerden önceki astronomi anlayışı büyük ölçüde değişti ve ders kitapları yeniden yazıldı. 1925’lerde evrenin sadece Samanyolu galaksisinden ibaret olduğu sanılıyordu. Michelson Morley deneyi dünyanın sadece Güneş etrafındaki hızı esas alınarak tek hareket yaptığı esas alınarak yapılmıştı. Halbuki teleskopların büyümesiyle anlaşıldı ki dünya bir değil birkaç hareketi aynı anda yapmaktadır. Yapılan incelemelere göre dünyanın hızının galaksimiz merkezine göre saatte 220 km dir. Bir önemli bir diğer keşif ise yıldızlar arası boşluğun yıldızların ve gezegenlerin içerdiği kütleden daha büyük kütleye sahip olduğunun belirlenmesidir. Kısaca, boş uzay gerçekte, birbirine bağlı manyetik ve elektriksel alanlarla doluydu. Yıldızların nükleer reaksiyonları ve özellikle süpernova patlamaları açığa çıkan yüksüz ve çok küçük olan nötrino fışkırmaları ile devamlı besleniyordu.

    Evren, gerçekte evrende olmasi gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren, yüzde
    doksan, ne olduğunu bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı,
    "Karanlık Madde"den oluşmaktadır Bu demektir ki uzay “boş” olmayıp, gözlenen maddenin 9 katı kadar ağırlıkta görünmeyen kütle ile dolu bulunmaktadır. Görünmediğinden ve doğrudan belirlenemediğinden karanlık ünvanı verilen “kayıp kütle” ya da “Karanlık Madde"nin ve “kara enerji”nin varlığını gerektiren bir çok gözlem bulunuyor. Evreni ivmeli olarak genişleten etkinin bu “kara enerji” olduğu bildiriliyor.

    Açığa çıkarılan sırlar evrende hakim olan muazzam gücün varlığını daha belirgin hale getiriyor. Elbette sayısız gök cisimlerini düzen içerisinde ayakta tutan bir güç var. Elbette tanımlanabilen belli bir amaca yönelik böyle büyük bir gücün sahipsiz olduğunu iddia edecek kimse bulunmuyor. Tüm evrene hakim olan bu kuvvet beraberinde yıldızları ve galaksileri de bir düzen içinde tutuyor, dengeyi sağlamada “aracı” ve “vasıta” bir madde ve enerji olmalıdır. Adına ister “kara enerji” diyelim isterse “esir enerjisi” diyelim açık olan şu ki böyle olağanüstü bir kuvvetin kontrolü, herşeye hakim, sınırsız güce sahip Yüce bir Varlık sayesinde mümkün olabilir. Elbette ki, bu gücün sahibi dünyayı ve tüm evreni yaratan, gücü sonsuz ve her şeye içine alan Allah’tan başkası olmayacaktır.

    YanıtlaSil

  196. Gözardı Edilen Noktalar

    Michelson-Morley deneyinde göz ardı edilen ve hatta aşıra kaçılan noktalar vardır ki onları da belirtmeden geçemeyeceğim. Bunu itiraf edenlerden birisi de Einstein’dır. 1905 yılında yayınladığı Özel İzafiyet Teorisi ile ilgili makalesinden sonra, esire göre hareketin ölçülememesinin esirin var olmadığı üzerindeki yorumlarda aşırıya kaçıldığını belirtir Einstein. Hattâ 1920 yılında Leyden'de yaptığı bir konuşmasında, esiri kabul etmeden uzay-zamanın yapısının kavramanın mümkün olmayacağını, ışığın yayılması ve genel çekimin de esir olmadan düşünülemeyeceğine dikkat çekmişti. Einstein, Michelson Morley deneyinin ve Özel İzafiyet Teorisinin aslında esirin olmadığını değil, bize esirin hareketinin uzay zamanda izlenemeyeceğini, dolayısıyla esire göre hareketin tanımlanamayacağını ve esirin, referans sistemlerinin üstünde bir gerçekliğe sahip olduğunu belirtiyordu. Çünkü eğer uzay mutlak boşluksa o zaman uzay zaman nasıl ”eğilip bükülebilir” “genişleyip büzülebilirdi?” Demek uzayın bu özelliklerini ortaya koyan “Genel İzafiyet Teorisi”, boş uzayın (vakum) yokluk olmayıp bir tür nesne olduğunun ispatıydı.

    Esir konusundaki kafa karışıklığına dikkat çeken Nobel ödüllü 2004 Frank Wilzcek, Einstein'ın esiri fizikten silmek şöyle dursun bilakis esiri yüceltip fizikçilerin araştırma ve çalışmalarında çok mühim bir konuma yükselttiğinden söz eder. Bugünkü teorik fiziğin büyük bir kısmının, bilhassa Süpersicim Teorisi'nin, adı konmamış bir şekilde esirin mahiyetinin ve özelliklerinin incelenmesi olduğu söylenebilir. Eğer öyleyse kadim anlayışa göre beşinci element olan esir maddesi, diğer elementlerin de anası ve atası ve varlığın asli unsuru olarak yakın gelecekte kendinden en çok bahsedilen kozmoz maddesi ve gerçeği konumuna çıkabilir.

    Esiri Maddesel Dünyada Arayanları Yanılgısı

    Esir maddesinin bir sır olarak kalmasının nedeni neydi? Neden esir konusu temizlik yaparken halının altına atılan toz gibi bir kenarda bırakılmak istendi?

    Amerikalı kuantum fizikçisi Arthur Zajonc "Işık ve Şuurun Ortak Tarihi" adlı kitabında yer alan ifadeleri bir kısım çevrelerce esire karşı sürdürülen mücadelenin iç yüzünü ortaya koymaktadır aslında:

    "Maddesel bir esir yoktur. Bu kavram materyalist düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır."

    YanıtlaSil

  197. Zojonc’un şu ifadeleri de ilginç: "Eğer ışığın bir dalga olduğunu söylersek, bir soru akla geliyor: Bu salınımı sağlayan etken nedir? Örneğin su dalgalar ve ses dalgaları salınımlar sonucu oluşur. Ses ve su dalgaları hava ile iletilir. Peki ışık dalgalarının taşınmasını sağlayan ortam şey nedir? Bana göre bu sorunun cevabı olan ortam, maddesel bir tabiatın içinde değildir.

    Neden bazı ortamlarda ışık-dalgası, ışık-parçacıkları gibi davranıyor. Bu soru hâlen çözümlenememiştir. Işık dalgaları çift yarık deneyinde, birer ışık- dalgaları olarak davranacaklarını nasıl biliyorlar? Fötonların birbirleri ile nasıl iletişim kurdukları ayrı bir muamma olmaya devam ediyor. Birbirine zıt doğrultuda iki ışık kaynağını ele alalım. Bunların birisinden çıkan bir fotonun hareketi, öteki ışık kaynağından çıkan fotonun hareketini etkiler. Fotonlar ışık ile hareket ettiklerine göre birbirleri arasındaki iletişimin hızı, ışık hızından büyük olması zorunludur. Ama nasıl anlaşıyorlar? Bu “telepati” de aracı nedir? Daha ilginç bir olay ise, son çalışmalarda bazı özel ortamlarda elektromanyetik dalgaların, ışık hızından daha da hızlı gidebileceğinin anlaşılmasıdır. Eğer bu teorik düşünce, pratiğe uygulanabilirse fiziğin temel direği olan "İzafiyet Kanunu" büyük bir sarsıntı içinde demektir. Tabi tüm bunların ortamı esir maddesi ise, esirin ışık hızının da ötesinde bir gerçekliğe sahip olduğunu gösteren işaretler olmaktadır..

    Esir Maddesi ve Bediüzzaman

    Bilimin özellikle yeni fiziğin gittikçe madde ötesi unsurları gündemine sokmasıyla ve türlü türlü ince teknolojiyle bilinmeyenlerin sırları üzerinde yoğun çaba göstermesiyle, yakın gelecekte esirle ilgili daha açık bir anlayışa ulaşacağımızı söyleyebiliriz.

    Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi, ruha yakın bir yapıda ve vücudun en zayıf mertebesi olan “esir”i anlaşılır kılmak kolay bir mesele olmasa gerek. Esir; ışınlarla, manyetik ve nükleer kuvvetlerle bildiğimiz anlamda fizikî ve kimyevî herhangi bir etkileşime girmiyorsa, spektroskopik cihazların ölçüm alanının dışında kalıyorsa, müşahhas ve ayrıntılı neticelere ulaşılamayacaktır. Önümüzde evrenin hâlâ bilmediğimiz nice kanunları ve çözülmesi gereken sayısız sırrı, keşif bekliyor.

    Âlemin sırlarını Kur’ân'ın ışığında keşfeden Bediüzzaman, esir ortamının sadece varlığın beliriş ortamı ve faaliyet alanı ile sınırlı kalmadığını, onun "nakillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle techiz" edildiğini, ilâhî arşlardan biri olduğu anlatır. Arş ile alan kavramı arasındaki vazife itibarıyla parelelliğe dikkat edelim lütfen. Su ve toprak da birer arş olarak yaratılmışlardır. Yani varlığın faaliyet alanı ve ortamı.. Elbetteki esir ortamındaki faaliyetler, su ve topraktakinden farklı olacaktır. Çünkü esir, Cenab-ı Hakk'ın en nazenin bir hulle-i icraatıdır. Bu yüzden, tartıya ve ölçüye girmeyenlerin, ruhanî ve manevî varlıkların yaşama ortamı ve faaliyet alanı olmalıdır. Bediüzzaman’ın dikkat çektiği gibi hava unsurunun manevî cephesi olan esir, bir hüve olarak âlem-i misâl ve âlem-i mânâya bir anahtar olmaktadır. Bu sebeple, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi, mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir madde olarak esir, madde âlemini mânâ âlemlerine bağlayan, hem bu âleme hem de öbür âlemlere benzeyen, ikisinin arasında bir yapıya sahip olacaktır

    YanıtlaSil

  198. Hala esir konusunda bilimsel ve açık sonuçlara ulaşılmadığı halde, “esir maddesi” ile ilgili yaygın ve kadim inancın kaynağı ne olabilir? Kanaatıme göre bu inancın temelinde esirin vahiy kaynaklı bir gerçekliğe sahip olmasıdır. Bediüzzaman, Esir Maddesinin yaratılış silsilesinin ilk adımı teşkil ettiği üzerinde durur. Daha sonra esirden atom altı taneciklerin (cevahir-i fert) yaratıldığını Kuran’ın ilgili ayetinin yorumu olarak ele alır:

    "'Arşı su üzerindeyken...' (Hud, 11/7) âyeti şu madde-i esiriyeye işarettir ki, Cenabı Hakk'ın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sani'in ilk icadlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahiri ferde kalb etmiştir."(İşaratü'l-İ’caz).

    Gerçekten de esir için en güzel benzetme akıcılığı, her yere nufuz kabiliyeti, canlılığın oluşum ve idamesindeki hayati görevleri ile esir maddesi olsa gerek. Öyleyse bizler ruh ve enerji bedenimizle “hayat enerjisini” oradan aldığımız esir deryası içinde yüzen ama deryadan haberi olmayan balık misâlindeyiz.

    "Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzüp gitmektedir.” (Yâsin, 36/40)

    ayet-i kerimesi Güneş, Ay, Küre-yi arz ve milyarlarca gök cismi uzay boşluğunda, belli yörüngelerde yüzüp gittiklerini ifade ediyor. Yüzme boşlukta değil, bir madde içinde olur. Ayet-i kerimede boşluk denize benzetilerek evrenin boş olmadığı, dolayısıyla bu boşluğu dolduran maddeye işaret edilir. Elmalılı M. Hamdi Yazır "Hak Dini Kur’ân Dili" adlı tefsirinde, Hud suresindeki "Arşı da su üstündeydi..." âyetiyle ilgili olarak çeşitli izahları karşılaştırırken, "Bir de bunlar Arşın her şeyi kaplayan bir cisim olması anlamıyla ilgilidir." diyerek dolaylı yoldan esire ve esirin özelliklerine dikkat çekmektedir..

    Esirin anlaşılması ile ilgili bilim tarihi içindeki geçirdiği evreleri dikkate alırsak, onun zamanla değişen teorilerden bağımsız bir gerçekliği ifade ettiğini fark edebiliriz. Bu yüzden İlahî vahyin doğru anlaşılması ve yorumlanması şüphesiz ki daha büyük önem taşımaktadır. Zira esir, dua hamd tesbih gibi ibadetlerden hasıl olan neticelerin yayılma ortamı, kulu Yaratanı ile buluşturan bir alan görevi ifa etmektedir. En uzağın en yakın hale geldiği, bir şeyin herşeyle münasebet kazandığı esir ortamı Yaratanın birliği ile beraber her şeyin her işi ile bizzat ilgilenmesinde bir aracı ve ortam (arş) görevi ile teçhiz edilmiş olmaktadır. Tüm evren katlarının ondan yapılandığı ve ondan hayat ve enerji aldığı esir ortamı kainata adeta “ruh” hükmündeki işlevi ile de Cenab-ı Hakkın Kayyumiyetinin medarı olmaktadır. Esire yüklenen böylesine hayati roller ve görevler Bediüzzaman gibi Kuran yorumcularının neden esirden ziyadesiyle söz ettiğinin bir sırrına ve hakikatına ışık tutar zannederim.

    YanıtlaSil

  199. Alemde sergilenen ilâhî lütûf, güzellik ve hayırlara karşı dua, tesbih, hamd ve ibadetle mukabele eden varlıkların her biri aynı zamanda İlâhî isimlerin güzelliklerini, kozmik sırları de sergileyen ve haykıran birer ilanname ve dellaldırlar. “ O dellalların güzel ve tatlı hamdlerini ve senalarını ve mabuduna medihlerini ve onların kelimelerini her tarafa neşir ve arş-ı azamın canibine sevketmek için esir unsuru, emirber neferler küçücük diller ve kulaklar gibi o güzel kelimeleri dergah-ı uluhiyete takdim etmek için o pek harika acib vaziyeti hava ve esire verilmiştir ki hava âleminin maddi cephesi atmosfere tekabül ederken manevi cephesi (ışınları elektromanyeik dalgaları ve hattâ duaları nakleden) esire karşılık geldiği kanaatındayız.

    Tabi ki bu harika faaliyetlerde gerek esiri oluşturan tanecik(ler) ve gerekse hava tanecikleri basit bir sebepten öteye gidemezler. Bu icraatların sahibi kâinatı esir vasıtasıyla bir bütün haline yapıp en uzağı en yakın hale getiren, bununla evren çapında birliğini açıkca gösteren boyutların ve uzayların gerçek sahibi olan âlemlerin Rabbidir. Aksi takdirde esirin “zerreden çok derecede daha küçük olan zerrelerine; her şeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücud bulan fiilleri, eserleri isnad etmek” demek olacağından, böyle bir fikir “esirin zerreleri adedince yanlıştır.”

    YanıtlaSil
  200. BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    SUBHANALLAH ELHAMDULİLLAH
    ALLAHUEKBER
    ESTAĞFİRULLAH
    ALLAHÜMME SALLİ ALA SEYYİDİNA MUHAMMED
    ESSELAMÜ ALEYKÜM VERAHMETULLAHİ VEBEREKATÜHÜ

    YanıtlaSil